Giriş
Yazar: Almina

Bölüm görselleri

Hayatımın, başı ve sonu belliydi; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıydım. Oğuz Atay-Tutunamayanlar 13 Haziran 2008 / İSTANBUL Bir Haziran günüydü. Sadece teni değil kalbi de yakıp kavuran bir Haziran günü. Yakıyordu, çünkü onsuz soluduğu nefeslere bir yenisinin daha eklendiği berbat bir gündü. Okulun son haftası olmasına rağmen son ders zili çalana dek beklediği hayal kırıklıklarıyla dolu bir pazartesiydi. Özlem, bütünüyle sarmıştı göğüs kafesini. Dudaklarından kaçan nefesi ise art arda gelen savaş okları gibi sınıfa dağılıp bir bir sızıyordu o kafesten içeri. Göğsündeki sancıyla kıvranırken buğulu bakışlarını camdan alıp bileğini taçlandıran kol saatine sabitledi. Parmak uçları saatin kordonuna değeceği sırada o beklenen zilin sesi yankılandı sınıfta. İşittiği sesle sıranın üzerinde duran defteri kaptığı gibi çıkış kapısına yöneldi. Ne ardından soluk soluğa, ''Poyraz!'' diye seslenen Alp'e aldırış etti ne de çarptığı öğrencilerin ikazlarına kulak astı. Bir an önce gidip evde unuttuğu telefonunda onun iyi olduğuna dair bir emare görmek istiyordu, aksi takdirde soluğu kapılarında alması an meselesiydi. Üç yıla yakın bir süredir ilk defa onsuz çıkıyordu bu kapıdan. Kalbine sızan bu berbat hisle adımlarını hızlandırıp koşmaya başladı hiç beklemeden. On dakikalık yolu altı dakikada aşmış, yanan ciğerlerini dinlendirmek için kısa bir süre duraksamıştı. Yakıcı güneşin can sıkıcı armağanlarından sadece bir kısmı olan minik terleri sildi alnından. Dizlerine bıraktığı ellerinden birini sağ cebine götürdüğünde parmaklarına temas eden soğuk metali hızla çekip aldı. Kapıyı açar açmaz elindeki defteri atar gibi dresuarın üzerine bıraktığında, vestiyerin üzerinde ona göz kırpan telefonunu gören simsiyah gözlerinden sarı ışıltılar saçıldı koridora. Telefonunu eline aldı. Ne bir mesaj vardı ne de bir arama. İçinde koca bir boşluk hissi oluştu. Baş parmağı arama tuşuna değeceği esnada duyduğu sesle başını kapıdan tarafa çevirdi, kapı çalıyordu. İfadesi sertleşirken kaşları çatıldı, kapıyı açmaya hiç niyeti yoktu. Görmeyi arzuladığı tek bir kişi vardı onun da bu kapının ardında olması bir mucizeden ibaretti. Usulca tıklatılan kapıyı duymazdan gelerek koridorun sağındaki kapıya yöneldiğinde telefon kulağındaydı. Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor... Öfkeden telefonu tutan eli titredi. Cuma gününden bu yana sesini dahi duyamamıştı. Telefonu hışımla duvara fırlatıp ısrarla çalınmaya devam eden kapıya ulaştı. Amacı kapının ardındaki kişiye haddini bildirmekti, lakin karşısındaki gözler öyle masum, öyle güzeldi ki yapabildiği tek şey, "Rüzgâr..." diyerek boynuna atılan genç kızı kollarının arasına almak oldu. Şaşkındı, sersemlemişti, bir an gördüğü güzelliğin gerçekliğini bile sorgular olmuştu ama yaşadığı mutluluk tüm bu duygulara galip geldi. ''Liz-'' Liza diyecekti ama genç kızın incecik kolları öyle sıkı sarıyordu ki belini sanki konuşmasını değil sadece sarılmasını istiyor gibiydi bırakma der gibi. İstediğini verdi ona ve daha sıkı sardı kolları bırakmam der gibi. Fakat bilmedikleri bir şey vardı; acı bir gerçek, acımasız bir plan, acıtan bir ayrılık... Biri gidecek, diğeri kalacaktı. Biri yaraları saran olacaktı, diğeri yaralayan. Biri ilk defa var olduğunu hissedecekti, diğeri ise yok olacaktı. Biri yaşayan bir ölüye dönüşürken, diğeri ölümü mumla arayacaktı. Her ikisi de birer enkaza dönüşecekti. Ve her ikisi de bekleyecekti. Biri korkularının, diğeri ise gururunun esiri olacaktı. Aynı anda milyarlarca parçaya bölüneceklerdi ve biri o parçalardan birine tutunurken, diğeri paramparça olacaktı.