Oyuna Getirilen Mimoza Tanesi
Yazar: Almina

Oysa ben, bütün cümlelerin baş tarafını kaçırdığımı çok iyi biliyordum; oyuna geliyordum. -Oğuz Atay- Yıllar önce geri dönmemek suretiyle çıktığım bu kapıya, şimdi yaprağa tutunan bir çiğ tanesi gibi göz pınarlarımda biriken yaşlarla bakıyordum. Özlemiş miydim annemi ya da babamı? İçten içe seviyor muydum hâlâ onları bilmiyordum, çünkü koca bir boşluk hissiyle kaplıydı kalbim. Dolmasını istiyor muydu çocuk ruhum? Onu da bilmiyordum. Gözlerimi buğu kaplamış, kahverengi kapıyı beyaza boyamışlardı. Zamanında bakımsızlıktan kurumaya yüz tutmuş bahçe de yeşermişti. Kara kalpleri de beyazlamış mıdır, ya kurak zihinleri? Peki, bu neyi değiştirirdi? Unutabilir miydim yaşadıklarımı, geri getirebilir miydim kaybolan yıllarımı? Aptal mıydım ben? Sadece insan kalmaya çalışıyordum aslında. "Vay anasını be!" diye kendi etrafında döne döne bahçeye bakınıyordu Leyla. "Kızım, sizinkiler de bayağı kodaman çıktı ha!" Leyla'nın sözleriyle düşüncelerimi bir kenara itip içinde bulunduğum kaosa odaklandım. Derin bir nefes alıp rüzgârlı, bulutlu, hafif yağmurlu havaya bıraktım. "Kodaman ne, Leyla? Allah aşkına." "Affedersin çiçeğim," dedi kalçasıyla kalçama vurup neredeyse kapıya yapışmamı sağlarken. "Sizinkiler narko terörden sorumlu, araştırma ve de ulaştırma bakanlığında yetkili, pek saygıdeğer ve hürmete erer, eremediği yerde de yerer son derece dürüst kişilerdi." Ağzım bir karış açık, başımı ona çevirdiğimde mala bakar gibi bakıyordu bana. Şimdi bu cümleyi anlayamamış olmam benim mallığım mıydı yani? "Leyla, sen ne dedin Allah aşkına?" "Boş ver çiçeğim." Kapıya döndü. "Anlatsam da anlamazsın." "Of Leyla," dedim askerlik arkadaşı gibi omzuma doladığı kolunu söküp atarken. "Sen onu bunu boş ver de savaşa hazır mısın, onu söyle." Bu savaşın bir kazananı olmayacaktı belki ama kaybedeni de ben olmayacaktım. Yine mala bağlamışım gibi bana bakarken ağzını yüzünü eğmeye başladı. Bu kıza da bir türlü kendimi beğendiremiyordum. "Leyla'dan bahsediyorsun tatlım. Her türlü kaos, savaş, bela, şer, fenalık, fesatlık, hainlik, kötülük, çirkeflik, gâvurluk, ceberutluk benden sorulur, unuttun mu?" Soluksuzca dile getirdiği kelimeleri soluğumu tutarak dinlemiştim. Bu da ayrı bir âlemdi. "Bunu unutmam ne mümkün." "Buna sevindim," dedi ve her zamanki kırıtışıyla benden önce davranıp zile bastı. Sanki kırk yıllık dostlarını ziyarete gelmiş gibiydi. Ben ise on yıllık esaretin ardından, bir cesaretle yeniden kendi ayaklarıyla hücresine giren bir kader mahkûmu. Kapıyı, evin yardımcısı olduğunu düşündüğümüz yirmili yaşlarda, esmer, genç bir kız açtı. Kibarca "Buyurun efendim," diyerek sorgusuz sualsiz eve buyur etti bizi. Daha kapıdan içeri adımımı bile atmadan evin kasvetli havası nefesimi kesmeye yetmişti. Belli etmemeye çalışıyordum ama bu savaşın sandığımdan daha zor geçeceğini hissedebiliyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse yüzlerini görmek bile istemiyordum, seslerini duymak da. Koyu kahverengi duvarlar fildişi rengine boyanmış, ahşap dresuarın yerini altın rengi bir başkası almıştı. Avizeler de dâhil olmak üzere her şey yenilenmişti. Bir mahzen kadar karanlık ve kasvetli olan ev şimdi ışıl ışıldı. Bu görüntü, karanlıkla bitmek tükenmek bilmeyen mücadelemi getirdi gözlerimin önüne. "Sen iyi misin çiçeğim?" Tedirginlikle bakıyordu yüzüme Leyla, sanırım iyi görünmüyordum. Omuzlarımı dikleştirip göz pınarlarımda biriken yaşları içime akıttım. "Hiç olmadığım kadar." Seslerin geldiği salona yöneldiğimde tahmin ettiğimden çok daha büyük bir kalabalık karşıladı bizi. Yüksek, yuvarlak masaların etrafında toplanan şık giyimli insanlar, ellerde kadehler, klasik bir müzik... Şuurumu kaybetmem an meselesiydi. Yaşadığım anlık şaşkınlığı başımı sallayarak üzerimden atıp salonun ortalarına doğru ilerlemeye başladığımda Leyla da hemen yanı başımdaydı. Salonda da gözle görülür değişiklikler vardı; koltuklar, mobilyalar, aksesuarlar... Neredeyse her şey yenilenmişti. Her parça oldukça lüks ve pahalı görünüyordu. Sağ köşede de altın detaylı bir piyano vardı. Bir histeri krizinin eşi…