Bir Bilinmeze Doğru...
Yazar: Almina

Bir bilinmeze doğru yürümektir yaşamak. Nereye, kime gideceğini bilemeden. Haziran 2008 Liza İçimdeki huzursuzluğu giderebilmek için bildiğim tüm duaları okusam da bana şifa olmayacağını biliyordum, çünkü bir hastanın iyileşebilmesi için önce tedaviye açık olması gerekiyordu ve ben tam bir umutsuz vakaydım. Beynimin içinde yankılanıp duran, "Sakın gözüme görünmeyin! Hiçbiriniz!" cümlesiyle bindiğim uçaktan, çaresizliğin en uç noktasındayken indim. Tüm bu bilinmezliğin içinde kendi derdime öylesine düşmüştüm ki kardeşimin doğum gününü bile kutlamayı unutmuştum. Bunu hatırladıkça içimdeki acı biraz daha büyüyordu. Kim bilir ne kadar üzülmüştü. Yanımdan geçen küçük bir kıza acı acı gülümserken kolumda hissettiğim sert temasla başımı babamdan tarafa çevirdim. Yüzündeki salt öfke tazeliğini korurken yere yapışan ayaklarımı kolumdan çekiştirerek hareketlendirdi. Ruhsuz bir beden, hissiz bir kalple takip ettim adımlarını. Öyle hissizdim ki, gri bulutlardan akan yaşları bile hissedemiyordu ona ait olan tenim. Havalimanının büyük cam kapısından çıkıp az ilerideki duvara sırtımı yasladım. Bakışlarımı asfalta düşen yağmur damlalarına sabitlediğimde, beni oradan çekip alan, Yavuz amcamın babacan sesi oldu. "Liza," dediği anda elimdeki çantayı atar gibi yere bırakıp boynuna sarıldım ve içime attığım ne varsa tenime çarpan yağmur damlaları gibi yağdırmaya başladım. Öyle sıkı sarıldı ki bana, bir an için kalbimin saydam bir materyalden oluştuğunu, onun da tüm acılarımı görebildiğini düşündüm. Acılarımı üzerine almaya gönüllü bir kurtarıcı gibiydi. "Nasılsın kızım?" dedi başımı bir baba şefkatiyle okşayarak. "İyiyim amca," dedim iyi olmadığımı haykırarak. Kısa süreli bir hoşbeşin ardından avucunun içiyle gözyaşlarımı silip beni siyah Range Rover'ına doğru götürdü. Babam ön koltuğa, amcamın yanına kurulurken ben de arkaya, Mert'in yanına oturdum. Dikkatimi çeken iki şey oldu: Biri, amcamın babamı yüzüne bile bakmadan küçük bir baş hareketiyle geçiştirmesi, diğeri ise Mert'in bana zorlukla uzanan eliydi. Amcamdan önce boynuma atılmamış, saçlarımı dağıtmaya başlamamıştı. Yanaklarımı, parmaklarının izi çıkana kadar da sıkmamıştı. İlginçti. Onu son görüşümün üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti. Her yaz gelirlerdi İstanbul'a. Bu yıl gelen ben olmuştum, yoksa giden mi? Başını neredeyse gövdesiyle birlikte cama çevirmiş, gözlerini dışarıdaki flu görüntüye dikmişti Mert. Sanki bana bakmamak için özellikle çaba sarf ediyordu. Onun aksine ben gözlerimi ondan ayırmadım. Parmaklarını dalgalı, açık renk saçlarının arasından geçirirken onları çekiştiriyor gibiydi. Ardından beyaz tişörtünün üzerine geçirdiği hâki gömleğinin açık düğmeleriyle oynamaya başladı. Yüzünü önüne çevirdiğinde göz ucuyla bana baktı; yalnızca bir anlığına. Yeşile çalan ela gözleri benimkilere değdiğinde yapay bir tebessüm bahşedip yeniden cama döndü. Nesi vardı bu çocuğun? Onu tanıyamıyordum. Yaklaşık bir saatlik yolculuğun sonunda araba, büyüleyici bir manzaranın önünde durdu. Yeşilin her tonunun ahenkle dans ettiği, adını bile bilmediğim envaiçeşit çiçeklerle süslü, cennetten bir köşeye düşmüştüm sanki. Öyle güzeldi ki insana, "Burada yaşlanılmaz," dedirtiyordu. Girişte, kırmızı sarmaşık güllerle çevrili büyükçe bir kapı karşıladı bizi. Serin, tertemiz havanın içinde süzülen rüzgâr tenimi okşuyordu. Güneş de kendini gösterip göstermemekte oldukça kararsızdı, yağmur ise çiselemeye devam ediyordu. Bahçenin sonundaki durağımız evin giriş kapısıydı. Uzun boyu, karamele çalan küt saçları, buğday teni, parlak gözleri ve yüzünden eksik olmayan tebessümüyle bizi karşılayan bu zarif kadın, Eda yengemin ta kendisiydi. Bayılıyordum bu kadına, aynı zamanda da hayrandım. Tam bir hanımefendiydi. "Eda yenge!" diyerek atıldım zarif bedenine, ince kollarımı boynuna doladım ve içimde tuttuğum gözyaşlarını usulca serbest bıraktım. O da sarılıp aynı sıcaklıkla karşılık verdi. Özlediğim, daha doğrusu hiç tatmadığım bir hissi veriyordu bana. Elimden tutup evin içine çekti beni. "Bebeğim," dedi tıpkı Rü…