Yaralı Bir Ben, Bana Deva Bir Sen
Yazar: Almina

Bölüm görselleri

Bir şey söyle bana ya da bir şeyler yap. Ya sar yaralarımı yaşat beni ya da kanat, öldür benliğimi. 13 Haziran 2008 / İSTANBUL Liza Kapıyı çarpıp çıktığımda perişan haldeydim. Bir süre kapının önünde kendime gelmeye çalıştım. Göründüğüm gibi değildim ben, güçlüydüm. Ne badireler atlatmıştım; bunu da atlatacak, bunun da üstesinden gelecek gücüm vardı. Kendime kim olduğumu hatırlatıp yürümeye başladığımda fark ettim, ayaklarım çıplaktı. Bir sinirle çarpıp çıkmıştım kapıyı ama şu an bu kapıyı çalıp içeri girmem demek, belki de ömrümün sonuna dek bu muameleye maruz kalmam demekti. Bu lanetli villanın önünde ayakkabısız, telefonsuz, parasız pulsuz kalakalmıştım. Ardımdan gelen de yoktu. Çünkü biliyorlardı dönecektim kürkçü dükkanına yeniden hem de ayaklarımı sürüye sürüye, dişlerimi sıka sıka, tenimi kazıya kazıya. Çenemi kaldırıp gözyaşlarımın akmasına engel oldum. Ağlamayacaktım. Ellerimi yumruk yapıp ardıma bakmadan koşmaya başladım. Ne sıcak asfaltın ayaklarımı yakmasını umursadım ne de tabanlarıma batan taşları, kıymıkları... Okulun dağılmasıyla bir anda etrafım kalabalıklaştı. Beni durduransa çocuklardan biriyle çarpışmam oldu. Bozulan dengemle dizlerimin sert zemine çarpmasına engel olamadım. Acıyla yüzümü buruşturup ellerimi dizlerime bastırdım. Sert düşmüştüm, üzerimdeki pantolon bile koruyamamıştı tenimi, sızlıyordu dizlerim. "Hii, özür dilerim abla. Vallaha görmedim seni. Acıdı mı bir yerin?" diye sordu, bana doğru eğilen yedi sekiz yaşlarındaki kumral, şirin çocuk. Ona çarpanın ben olduğumu bildiği halde panikle özür dilemeye devam ediyordu. Çarpışmamızdan ötürü onun zarar görmemiş olması sevindiriciydi. Yüzümdeki yaralara baktı, sonra çıplak ayaklarıma. "Neden ayakkabıların yok abla, alacak paran mı yok?" diye sordu. Acı acı gülümsedim. Ailem yok çocuk, ailem. Annen yoksa çıplaksın, baban yoksa açsın, üzerine bir de kız isen çırılçıplaksın. Fakirim çocuk, çok fakir. İkinci sorusunu es geçerek, "İyiyim, merak etme," dedim buruk bir tebessümle. Kendince kolumdan tutarak kalkmama yardımcı oldu. Çocuklara bırakılmalıydı bu koca dünya. Onlar belirlemeliydi adaleti, onlar yönetmeliydi hepimizi. Onlardı bu pis dünyada tertemiz kalan, onlardı kalplerinde tek damla leke olmayan, onlardı tüm bilinmezliğin içinde en adil ve de merhametli olan. Ve yine onlardı acımasızca katledilen, kan kusturulan, nefesi kesilen, zalim ellerinize, iğrenç dokunuşlarınıza maruz kalan. Adaletin batsın dünya. Güzel yüzüne dokunduğumda gülümsedi ve yoluna devam etti. Hüzünle baktım arkasından. Yine bir başıma kalakalmıştım. Kolay değildi ardına bakmadan çekip gitmek. Zordu çaresizlik, acıydı kimsesizlik; ama en acısı, insanın kendini ailesinden korumak zorunda kalmasıydı. Dizlerim sızlaya sızlaya, kalbim parçalana parçalana, tenim yana yana devam ettim koşmaya. Bacaklarımdaki güç tükenip nefesim kesilmeye başladığında yavaşladım. Birkaç küçük adım daha atıp yakındaki parkın banklarından birine oturdum. Yaşlı bir dedenin bakışları çıplak ayaklarımı bulunca, utançtan konuşmasına bile fırsat vermeden yeniden kalkıp koşmaya başladım. Bu kez gerçekten nefessiz kaldığımda durduğumda ellerim dizlerime kapandı. Soluklanırken etrafıma bakındım. Bulunduğum yer hiç de yabancı değildi, az ileride Handeler oturuyordu. Daha önce ne onların evine gitmiştim ne de başka bir arkadaşımınkine. Ne iznim vardı buna ne de hakkım. Üstelemez, talep bile etmezdim, çünkü sonunun nereye varacağını çok iyi biliyordum. Boğazımda düğümlenen acıları yutup yönümü Rüzgâr'a çevirdim, o beni ait olduğum yere götürecekti; evime. Çok değil iki sokak ötedeydi evleri. Üzerimde gezinen meraklı bakışlara, acıyan ayaklarımın tabanlarına kayıtsız kalarak bir solukta ulaştım evime. Garip bir histi. On sekiz yıllık yaşamım boyunca ilk defa bir yere ait hissediyordum kendimi hem de henüz içeriye bile girmeden. Daha önce bu evin önünden defalarca geçmiştim ama ilk defa girecektim içeriye. Bambaşka duygularla, bambaşka hislerle girmek isterdim bu kapıdan. Öyle zordu ki onun karşısına paramparça, ya…