YOSUN TUTMUŞ ADLİYE KORİDORLARI
Yazar: e

Adliye koridorları insanı yavaşlatırdı. Bu koridorlarda ilk kez yürüdüğüm günü hatırlıyordum da stajyer rozetim ceketimin yakasında yamuk duruyordu ve elimde taşıdığım dosya, içindekilerden daha ağır geliyordu. O gün bir kadının ağlayışını ilk kez bu kadar yakından duymuş, hukukun kelimelerle değil, bazen suskunlukla da can yaktığını anlamıştım. Adliye koridorlarının duvarları, bulandıkları gözyaşlarıyla yosun tutmuştu ve o kokuyu içeriye giren herkes alabilirdi. O günden beri koridorların kokusu değişmemişti ama ben alışmayı ve ağırlaşmayı öğrenmiştim. Çünkü bu koridor sadece adımlarını değil, düşüncelerinin de hızını düşürürdü. Yüksek tavanların altında dolaşan o beyaz ışık, ne suçlulara ne de haklılara aitti. Duvarlara yaslanan banklar, bekleyen bedenleri taşır ama kimsenin yükünü hafifletmezdi. Beklerken insanları sakinlikten alıkoyan oturduğum bank, bugün yine soğuktu. Dizlerimi birbirine paralel tutuyordum, acı kahve rugan çantam sağımdaydı, dava dosyası ise sol dizimde. Her şey olması gerektiği yerdeydi. Ben de öyle. En azından dışarıdan bakıldığında düzenli, kontrollü ve yerli yerindeydim. Saçım, çantam, dosyam, ses tonum hepsi muntazamdı. Çünkü her şeyi hizaya sokunca içimdeki karmaşanın da sıraya gireceğini sanıyordum. Oysa bazı dağınıklıklar sadece görünmez olmayı seçerdi ve kontrol dediğim şey, belki de kaybetme ihtimalime karşı alınmış küçük bir önlemdi; hayatımın içinde dağılmamak için kurduğum sessiz bir düzenim vardı. Kalemi parmaklarımın arasında çevirirken fark ettim kendimi. Duruşma öncesi hep yapardım bunu; müvekkil anlatırken, karşı taraf konuşurken, içimde bir yer karar verirken sanki kontrolümün küçük bir kanıtı gibi kalem otomatik dönerdi elimde. Kalem döndükçe zihnim de dönüyor sanırdım, hareket durursa düşünceler dağılacakmış gibi gelirdi bazen. Parmaklarımın arasındaki o küçük ağırlık, karar verme anlarında beni sabit tutan görünmez bir çapaya dönüşürdü ve kalemi bırakırsam, bir şeyler eksilecek ve elimden kayan sadece plastik bir nesne değil de otoritemin küçük bir parçası olacak sanırdım. Annemin sevmediği, babamın ise fark etmediği ilkokuldan beri olan alışkanlığımla düşünürken yaptığım bir hareket olarak kalemi dudaklarıma götürdüm. Gül kurusu tona sahip rujum bulaşmasın diye, sanki kendime değil de çıkacak cümlelere dokunur gibi hafifçe dudaklarımın üstünde gezdirdim kalemi. Siyaha boyalı saçlarımın tamamen toplandığını sanıyordum ama her zamanki gibi birkaç tutam kaçmış ve öne düşmüştü. Düşen tutamları sol elimle arkaya attığımda o an kolumun hareketiyle bluzum biraz sıyrıldı ve üniversite zamanında yaptırdığım dövme bileğimin içinden sızıp kendini gösterdi. Utanç içermese bile saklama ihtiyacı duyarak hızla kolumu indirip saatime bakıyor gibi yaptım. Oysa bakmama gerek yoktu çünkü zaman, burada hep aynı akardı. Dağılan dikkatimi başka bir yöne çevirerek bacak bacak üstüne attığımda sağlkam basmak için yaptığım hareketle topuklu ayakkabımın sesi koridorda sert ama net halde yankılandı. Bazı anlarda gereksiz dikkati çekse bile bu sesi severdim; bana, bir yerde var olduğumu hatırlatırdı. Bakışlarım hemen sağ tarafıma kaydığında yanımda oturan müvekkilim Yeşim, elleri çantasının sapında kenetlenmiş halde duruyordu. Omuzları düşüktü ama başını dik tutmaya çalışıyordu. Gözleri yere bakıyor, ara ara kapının olduğu yöne kayıyordu. Benim aksime, onun elleri titriyordu. Titreyen parmaklarını gördüğümde onu sakinleştirme isteği yükselen merhametli tarafım ve mesafeyi korumak zorunda olduğum avukat yanım arasında kalarak bakışlarımı hemen çektim. Çünkü müvekkilin korkusuna ne kadar yaklaşırsam onunla birlikte batardım ama ben, güçlü durmak zorundaydım. Güçten kastım ise merhameti ölçü olarak kullanabilme becerisiydi yalnızca. Onun bakışlarıma sığınmasına izin verirsem, içeride kendi ayakları üzerinde duramazdı. Benim bakmamam, onun düşmesini engelleyen ince bir çizgiydi. Duruşma öncesi teselli işe yaramazdı; güven, içeride verilirdi. Başımı da bakışlarımı da karşı sıraya çevirdiğimdeyse orada oturan adam…