Son Kenar Süsü
Yazar: Şimal

Sabah alarmdan önce uyandım. Gece boyunca üşümüştüm. Kış yavaş yavaş geliyordu ve kendini belli ediyordu. Zihnim sanki gece boyunca uyanık kalmış ve çok yorulmuş gibiydi. Uyandın ve zihninde beliren ilk şey bir kulübün arka sokağı, duvara yapıştırılmış bir adam ve siyah bir araba camı. Tebrikler güne başlama konusunda bir dünya markasısın. Her ne kadar bugün dersi ekmek istesem de yaklaşan vizelerim beni sıkıştırıyordu. Belki bir ümit çıkacak konulardan bahsederler diye bekliyorduk. Yataktan uyuşuk hareketlerle çıkıp önce çalmasına dakikalar kalan alarmımı kapattım. Ne güzel uyanmıştım kendi kendime o iğrenç sesi duymak istemiyordum. Banyoya geçip soğuk suyla yüzümü yıkayıp kendime gelmeye çalıştım. Aynadaki yansımama baktığımda gözlerimin altındaki hafif morluklar dünkü kargaşanın izlerini taşıyordu. Bugün siyah, ince triko bir kazak ve altına dökümlü duran koyu gri, kumaş pantolonumu seçtim. Üzerime de ayak bileklerime kadar inen, kesimi sade ama kumaşı ağır siyah kabanımı alacaktım. Dağınık saçlarımı tarayıp en sonunda iflah olmayacağını anlayıp kendi haline bıraktım. Göz altlarıma sürdüğüm kapatıcı, rimel ve rujla artık çıkmaya hazırdım. En azından yüzümdeki solgunluk bir nebze de olsa gitmişti. Mutfaktan alıp alelacele ağzıma attığım birkaç cevizden sonra ayakkabılarımı giymiş ve kendimi dışarı atmıştım. Sanki hava düne göre daha soğuktu. Sabahın erken saatlerinin olması da bunun sebeplerinden biri olabilirdi tabii. Kampüsün ana giriş kapısına yaklaştığımda adımımı atar atmaz atmosferdeki o tuhaf değişimi fark ettim. Normalde sadece kart basılıp geçilen turnikelerin önü tam bir ana baba gününe dönmüştü. Kampüsün güvenlik sayısı en az üç katına çıkarılmış; hepsinin telsizleri cızırdayarak çalışıyor, giriş yapan herkesin çantasını, üstünü ve kartını alışılmadık bir titizlikle inceliyorlardı. Kontrollerden geçip içeri girdiğimde ise bambaşka bir manzara karşıladı beni. Rektörlük binasına giden o yürüyüş yolu boyunca devasa boyutlarda lacivert rengi pankartlar asılmıştı. Üzerlerinde süslü harflerle katılım tebrikleri ve sponsorluk teşekkürleri yazıyordu. Ağaçların arasına kurumsal flamalar gerilmiş, rektörlük binasının önündeki geniş otopark alanı sıradan araçlara tamamen kapatılmıştı. Orada sadece siyah, camları filmlerle kaplı lüks arabalar ve protokole ait araçlar yan yana dizilmiş duruyordu. Etrafta sürekli kulaklıklarına fısıldayan takım elbiseli adamlar dolanıyordu. Kampüs, sıradan bir eğitim kurumundan çok, yüksek güvenlikli bir devlet zirvesini ya da uluslararası bir holding kongresini andırıyordu. Öğrenciler gruplar halinde toplanmış, asılan afişlere ve otoparktaki lüks arabalara bakarak heyecanla konuşuyorlardı. Rektörlük bina fonunu yenilemek ya da yeni bir kompleks yaptırmak için yine ülkenin devlerinden birini ağırlıyor anlaşılan. Şov kısmı tek kelimeyle harika ama alt tarafı bir konferans için bu kadar koruma ordusuna ne gerek vardı? Sanki konuşmacı değil bir ülkenin başkanı geliyor. Tüm bu abartılı kalabalığa ve etraftaki kasıntı güvenlik önlemlerine gözlerimi devirip başımı önüme eğdim. Kalabalığın arasından sıyrılıp Türk Halk Edebiyatı dersimin olduğu binaya doğru hızla yürümeye başladım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde ders henüz başlamamıştı ama sınıf her zamankinden daha kalabalıktı. En arka sırada oturan Selin’in yanına doğru yürüdüm. Beni gördüğü an elini kaldırdı. “İlay çabuk gel,” dedi. “Girişteki kalabalığı gördün mü?” “Gördüm Selin,” dedim çantamı sıranın üzerine bırakıp kabanımı çıkarırken. “Turnike kuyruğu yüzünden anca gelebildim. Neler oluyor dışarıda?” “Gürsoy Holding’in yönetim kurulu başkanı geliyormuş. Hani şu mühendislik fakültesinin yeni binasını yaptırıp kütüphaneye bağış yapan aile var ya... Onların veliahtı. Ülkenin en büyük ticaret devlerinden biri işte. ‘Geleceğin Liderleri’ semineri için konuşma yapacak bugün.” Gürsoy... Soyadı elbette tanıdıktı. Şehrin her yerinde o amblemi görmek mümkün zaten. Milyonluk bağışlar, süslü binalar... Zenginlerin vicdan rahatlatma yöntemleri. “Anladım,” de…