Görünmezliğin Yan Etkisi
Yazar: Şimal

Bazen düşünüyorum da, insanın hayatı gerçekten kendi seçimlerinden mi oluşuyor? Yoksa başkalarının verdiği kararlar içinde mi yaşıyoruz? Bana kimse doğmak isteyip istemediğimi sormadı. Kimin çocuğu olmayı istediğimi de, kimlerin beni seveceğini ya da kimlerin bir gün arkasına bile bakmadan gideceğini de... Ama bütün bunların sonucunu da getirdiklerini de ömür boyu ben taşımak zorundayım. Dünyanın en tuhaf düzeni bu olmalı. Suçu işleyenle cezayı çeken çoğu zaman aynı olmuyor. Eskiden bunun bir gün geçeceğini sanıyordum. İnsanlar “Geçmişini arkanda bırak.” demeyi çok seviyor. Sanki geçmiş bir bavulmuş gibi. İstediğin zaman kapatıp yatağın altına kaldırabilirmişsin gibi. Oysa geçmiş her daim peşinde olan gölgen gibidir. Onsuz hareket edemezsin. İstesen bile asla seni bırakmaz. Görmek istemesen bile arkandan takip eder. En mutlu olduğun anda bile omzuna dokunup kendini hatırlatır. Bazen bir şarkıda, bazen bir kokuda, bazen eski bir resimde, bazen de tanımadığın birinin bakışında. İşte o zaman anlarsın; bazı yaralar iyileşmiyor. Ya kabuk tutuyor ya da sessiz sessiz kanıyor. En çok da buna şaşırıyorum. Çünkü insanlara güvenme isteğim hep bir tarafımı rahatsız ediyor. Bir gün birinin beni yarı yolda bırakmayacağına inanmak istiyorum. Halbuki hayat bana bunun tam tersini öğretti. İnsanlar gider. Bazen açıklama bile yapmadan gider. Bazen seni suçlu hissettirerek gider. Bazen de hiç gelmez. Ben bunu kabullendim sanıyordum. Ama galiba kabullenmek diye bir şey yok. İnsan sadece aynı acıyı her gün biraz daha sessiz yaşamayı öğreniyor. Belki de hepimiz çocukluğumuzdan kalan görünmez yüklerle yaşıyoruz. Kimimizin yükü daha hafif, kimimizin omuzları ise çok erken çökmüş. Ama kimse birbirinin yükünü göremiyor. Bu yüzden karşımızdaki insanın ne yaşadığını bilmeden güçlü ya da güçsüz diyebiliyoruz. Aslında güç dediğimiz şey çoğu zaman sadece anlatmamayı tercih etmekten ibaret. Ve ben artık şunu biliyorum. İnsan en çok başına gelenlerle değil, başına gelmeyenlerle şekilleniyor. Hiç söylenmeyen bir cümleyle, hiç tutulmayan bir elle, hiç açılmayan bir kapıyla, hiç gitmemiş veya gelmemiş insanlarla... Bazen bütün hayatını değiştiren şey, yaşanmış bir olay değil; hiç yaşanmamış bir ihtimal oluyor. Alarmın o ritmik, ısrarcı sesi odanın içinde yankılandığında gözlerimi güçlükle açtım. Kolumu yorganın altından çıkarıp komodinin üzerindeki telefonumu buldum ve o rahatsız edici alarmı kapattım. Ekrandaki ışık gözlerimi alırken gelen bildirimlere göz gezdirdim. Çisil’den gecenin bir yarısı gelen en azı üç dakika yirmi beş saniye olan dört ses kaydı, sınıf grubundan gelen içeriği vize notları olan mesajlar ve birkaç uygulama bildirimi vardı. Telefonu kapatıp hepsini görmezden gelmeyi tercih ettim. Daha yeni uyanmış ben için eziyetten farksızı her biri. Yatakta birkaç dakika öylece tavanı izledim. Üç ay önce anneannemi kaybettiğimden beri evin üzerine çöken o sessizlik, sabahları yataktan kalkıp güne başlamamı biraz daha zorlaştırıyordu. Ama hayat bir şekilde devam ediyordu. Yaşamak zorunda kalıyordun. Dersler, sorumluluklar, çevrende kalan birkaç kişi... Derin bir nefes alıp yataktan doğrulup soğuk parkeye bastım. Üzerime sandalyenin üzerine rastgele bıraktığım hırkayı alıp mutfağa geçtim. Isıtıcıya su koyup düğmesine bastım. Makineden yükselen o tanıdık uğultu mutfağın boşluğuna dolarken banyoya geçip yüzümü yıkadım. Aynadaki yorgun yansımam dün gece geç saatlere kadar oturmamdan dolayı mıydı? Suyun ısınmasını beklerden dolabımdan koyu mavi kazağımı ve kot pantolonumu çıkardım. Saçlarımı da minik aynamın karşısında topladıktan sonra notlarımı ve karıştırılmaktan yıpranmış birkaç kitabı tıkıştırdım. Mutfağa dönüp ısınan suyu toz kahve dolu fincana doldurup masanın bir kenarına iliştim. Yine şeker atmayı unutmuştum ama kalkıp alamayacak kadar üşengeçtim. Gruptan gelen mesajlara hızla göz derdim. Ardından Çisil’in sesli mesajlarından ilkine tıkladım. “İlay, acilin gürültüsünden sesim geliyor mu bilmiyorum ama bu yeni stajyer doktor tam bir felaket. Bana ‘Hem…