5.BÖLÜM
Yazar: İrem

Sabahın erken saatlerinde bizde şok etkisi yaratan bir durumla karşı karşıya geldik. Kapımızın önünde kız kardeşim için gelmiş olan Semih iç çekip kocaman bir gülümsemeyle konuştu. “Günaydın!” Annem şaşkın bakışlarına Ela ile Semih arasında mekik dokuturken “Aman yarabbi!” diye söylendi. Gözlerini ovuşturup biraz yaklaştı onlara. Semih Ela’ya dönüp sessizce “Annen presbiyopi galiba?” dediğinde, Ela ona baktı anlamayarak. “Ne?” Kapının arkasından çıkıp ikiliye baktım. “Yakını göremiyor, demek istedi.” dedim. Ela gülümsediğinde ben de tebessüm ettim, Semih’e gıcık bir tavır takınmak istesem de kardeşimin gözlerinde gördüğüm ışıltı buna engel oldu. Vazgeçtim. “Bunun ne işi var burada?” dediğinde nihayet şaşkınlığını üzerinden atabilmişti annemse. Ela kıvranırken, annemi kenara çekip serzenişte bulundum. “Pardon annecim ama yetişmem gereken bir işim var. Bakışma sohbetinize doyum olmuyor!” Annem memnuniyetsizce hohlarken, kardeşimin kulağına “İyi şanslar küçük sarı kediciğim.” diye fısıldadım. “Sağ ol abla, buna ihtiyacım var gibi görünüyor.” “Eh geçin madem içeri bakalım.” dedi annem ben çıkınca ona bakakalan ikiliye. Artık gerisiyle ilgilenmiyordum. Herkes kendi başının çaresine bakmak zorundaydı. Aşk bunu gerektirirdi. *** Kapı önü sohbetinden dolayı vakitlice gelen dolmuşu kaçırmıştım. Bir sonraki geç gelene binebilmiş olsam da işe geç kalmıştım. Hızlı hızlı nefes alarak içeri girdiğimde ise gergin ifadesiyle Burcu karşıladı beni. “Geç kaldım özür dilerim.” dedim kendime hayıflanarak. Burcu’dan ses çıkmayınca sessizce fısıldadım. “Sorun var değil mi?” Burcu başını salladı. “Sorma. Müdürümüz burnundan solumakta.” Mutsuzca iç çektim. “Desene yine yandım.” Kafe sabah saatlerinde yavaş yavaş dolmaya başlarken öğle saatlerine doğru ise yoğunluk iyice artmıştı. Burcu elinde olan müşterilere hızlıca yetişebilmekteydi ancak ben hastalığım nedeniyle artık yorgun düşmeye başlamıştım ve ara ara başım da dönüyordu. Dördüncü masada oturan müşteri siparişlerinin geç kaldığını sitemle söyleyince, alelacele onları yetiştirmeye çalıştım. Olan oldu, bir anda dengemi kaybedince tepsidekiler yere döküldü. Burcu hemen müdür görmesin diye yardımıma koştu ancak çok geçti, müdür tüm olanları görmüştü. Sert bir tavırla beni yanına çağırmasını söyledi tezgâha kırılan tabakları bırakan Burcu’ya. “Eylül.” dedi Burcu yüzü asık bir şekilde, ona baktığımdaysa müdürü işaret ederek “Yanına çağırıyor seni.” dedi, omzuma dokundu. “Ne olursa olsun sıkma canını.” “O kadar kötü diyorsun durum yani, anladım,” dedim, buruk bir tebessüm sundum. Canım sıkılmıştı ama belli etmemek için çabalıyordum. Gözlerimi yumup derin bir nefes alıp müdürüm Galip’in yanına gittim. “Beni çağarmışsınız.” “Evet Eylül,” dedi Galip, tam karşımda duruyordu, arkasını dönüp beyaz bir zarf ve tabletini aldıktan sonra tekrar bana döndü. “Eylül son yaşananlar sence neydi?” “Anlamadım?” “Son haftalarda olanları diyorum. Yani bayılman, 1 haftayı aşkın işte olmaman, vaktinden önce iznini kullanman filan, ne içindi?” “Ben hastaydım ama dinlendim ve iyiyim şimdi. Bunları az önce olanlar için söylüyorsanız o sadece bir sakarlıktı.” Galip alaycı bir tavırla güldü. “Sakarlık! Emin misin? Eylül şuna bir bak.” Elindeki tableti bana çevirip videoyu oynatmaya başladı. Kamera kaydıydı bu. Görüntüde Çağan’ın telaş içinde beni kucağına aldığı anlar vardı. Görüntüdeki genç adamı tanımıyordum tabii, Ela’nın anlatımıyla biliyordum. Ancak ismini duyunca afallayıp bakakaldım elimde olmadan. “Seni Çağan Demirsoy hastaneye götürüyor gördün mü? Prestiji olan bir müşterinin gününü mahvetmek sakarlık değildir Eylül. Bu artık tolerans gösterebileceğim bir şey değil. Bu nedenle düşündüm...” Derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalışarak konuştum. “Beni işten çıkarmaya karar verdiniz.” Galip, sahte bir hüzün ifadesi takındı. “Eylül biliyorsun ben de işi yeni yeni büyütüyorum ve daha enerjik personellere ihtiyacım olacak. Senin durumun meçhul yani. Anlayışlı olmalısın.” “Anlayış... Ya Galip Bey, ben küçüklüğümden beri bura…