1.BÖLÜM
Yazar: İrem

Bahtsız Eylül'ün pek sevgili günlüğü, Hayatın odamın küçük penceresinden baktığımda görünen kadar kolay olduğunu sanırdım. Camın arkasından görünen hayatların sanki başkasının hayatından daha nahif ve çekilebilir olduğunu düşünülür ya hep, işte ben de tam olarak böyle düşünüyordum. En büyük acılar benim hayatımda oluyormuş, sanki benim dışımdaki insanların sorunları benimkilerin yanında çok hafif kalıyormuş gibi geliyordu. Ah! Ne kadar da bencil bir düşünceymiş oysaki. Zaman değiştiriyor insanı, asla yapmam dediğin şeyleri yapıyorsun. Asla affedemem dediklerini affediyorsun. Zaman değiştiriyor insanı, 24 yıllık yaşamımda öğrenebildiğim tek gerçek bu. Elimdeki defteri kapatıp yanımda bulunan komodinin üzerine koydum. Huysuzca mırıldandım. “Ah! Yine her zamanki gibi bir sabah ve yine işe gitmeliyim.” Gözlerimi iç çekip kırptıktan sonra karşı yatakta uyuyan kız kardeşime baktım. O da bu saatlerde uyanıp okula gidiyordu. Bu sabah onun da miskinliği üzerinde, hâlâ kalkmadığına göre öyle olmalı, diye düşündüm. “Ela,” diye seslendim. “Ela haydi kalk ablacığım. Haydi canım. Kalk Elacığım. Haydi geç kalacağız bak. Sen okula geç kalacaksın, ben işe geç kalacağım. Haydi Ela!” Ela yatağında dönüp duruyorken sızlanırcasına bir ses çıkardıktan sonra “Of! Yine mi ya!” dedi. “Bıktım bu saatte kalkmaktan! Bir gün ya, sadece bir gün geç kalayım şu okula, ne olur sanki!” Ben onun serzenişine gülerken, Ela ise somurtkan bir halde başını yastığın altına saklayıp “Ya abla!” diyerek sözlerine devam ediyordu. “Sen git benim yerime okula, haydi ne olur sen git!” Yastığımı elime alıp nişan alırcasına kaldırırken “Saçmalama küçük hanım,” dedim ve devam ettim: “Hemen kalkıp üstünü giyiyorsun! Uyan seni Küçük Sarı Kedi!” Sözlerimin ardından elimdeki yastığı, kafasını yastığının altından yavaşça çıkarmış uyku sersemi Ela'nın başına attım. “İşte be! Tam isabet.” “Kızlar, uyanın bakayım! Gözünüz kör olmaya! Kız saat kaç olmuş kalkın!” Ela başına gelen yastığın sersemliğini üzerinden annemizin seslenmesiyle atarken bir anda asker gibi ayağa dikilmişti. Bense onun hâline neşeyle gülüyordum. Ela dağılmış saçlarını düzelterek isyanla “Alırım bu savaşın rövanşını seni Büyük Siyah Kedi!” diyerek meydan okudu bana. Kabuldü. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde mimarlık okuyordu Ela. Bense hukuk kazanmıştım ama babamız Adem öldükten sonra annem ve kız kardeşime bakabilmek uğruna okulu dondurup bir kafede şef olarak çalışmaya başlamıştım. Garson şefi. Babam öldüğünde Ela on altı, bense on dokuz yaşındaydım. Beş yıl bizden çok şey alıp götürmüştü. Hayallerimi de babamla birlikte mezara gömmüştüm, Ela için böyle bir şeyin olmasına müsaade etmemiştim, etmeyecektim de. Hep kendime: Ayaktaysam ve bu yaşamın zor şartlarına dayanıyorsam sadece Ela için, diyor, öyle güçlü kalıyordum. Annemiz Firuze ise acı kaybımızdan sonra hırçın bir kadın olmuştu. Bizi çok seviyordu ama Ela'nın onda ayrı bir yere sahip olduğunu biliyordum. Ela annemin Talih Kuşuydu. Bir gün kanat takıp uçacak ve onu bu çekilmez hayattan kurtaracak tek gerçeği. Sürekli bunu söylüyordu annem. Ben mi? Ben onun için sadece babasının kızı ya da evin Erkek Fatma'sı oluyordum. Odamıza giren annem elini sallayarak “Eh kalkın artık, kahvaltınız hazır! Marş marş!” diye seslendi bize. Toparlanıp kahvaltıya geçmemiz pek de uzun sürmedi, kendi aramızda itişip gülerek küçük odaya geçmiştik. Kahvaltı yaparken kumanda üzerindeki hâkimiyet yine annemdeydi. Bize göre her zamanki olağan işini yapıyordu annem; televizyonda kanalları sürekli değiştiriyor, magazin programı arıyordu. Ünlülerin kimin eli kimin cebinde hayatlarından tutun da kim kaç para kazanıyor, en son ne almış her şeyi biliyordu izlediği magazin programları sayesinde. Annem sessizliği sonunda bir kanalda durarak bozmaya karar verdi. Muhabirin mikrofonunu uzattığı kişi Demirsoy Holding’in sahibi Hakan Demirsoy'muş, annem bilmiş bir edayla anlattı bize. Demirsoylar yine iş başında, başlığı ile verilen haberin ardından ekranda yapılan kısa röportaj dönmeye başlamıştı. “…