📜 BÖLÜM 9: AŞAĞIDAKİ MİMARİ
Yazar: zeynep ay

Ameliyathane 4’ün tavanına gömülü devasa ameliyat lambalarının soğuk beyaz ışığı, masanın üzerinde biriken o grisi küllere ve kenarları erimiş yeşil ameliyat örtülerine vuruyordu. Odadaki havalandırma fanları, yanan çürümüş et ve keskin kükürt kokusunu çekebilmek için yüksek, çıldırtıcı bir uğultuyla çalışıyordu. Monitörlerden yükselen o kesintisiz, uzun DÜZZZZZZ sesi, sanki sadece masada küle dönen o sokak yaratığının değil; bu devasa Şehir Hastanesi’nin üzerine inşa edildiği tüm o masumiyet yalanlarının da ölüm ilanı gibiydi. Kerem, parmaklarının ucundaki yeşil cerrahi maskeyi bağlarından yavaşça çekip çıkardı. Tıbbi atık kutusunun pedallı kapağına basıp maskeyi içeri bıraktı. 180 yıldır bu hastanenin koridorlarında yürüyordu. Binanın temelleri ilk kez atıldığında, Osmanlı’nın son dönemlerindeki o eski taş hastane binasından günümüzün devasa beton kütlesine dönüşünü adım adım izlemişti. Bodrum kattaki karanlık koridorları, güvenlik kameralarının kör noktalarını, morgun yalıtımlı soğutucu dolaplarını bizzat kendisi tasarlamış, kendi avlanma ritüellerine göre şekillendirmişti. O, buranın tek hakimi, gölgeler içinde avlanan tek asilzade olduğunu düşünürken; meğer binanın idari katında, lüks deriden koltuklarında oturan bir başhekim, onun tıp bilgisini ve av sahasını devasa bir biyolojik laboratuvar deneyine dönüştürmüştü. "Prof. Dr. Altay Haznedar..." diye fısıldadı Kerem. Ses tonu, buz tutmuş bir nehrin altındaki dip akıntısı kadar durgun ama bir o kadar da ölümcüldü. "20 yıldır bu hastanenin Başhekimi. Medya patronu, hayırsever, tıp akademisinin Onursal Başkanı." Komiser Tayfun, belindeki kalın cildi ameliyat masasının kenarından alıp sayfalarını hızlıca çevirdi. Dosyadaki siyah-beyaz otopsi fotoğraflarını, kimyasal grafiklerini ve gizli kamera dökümlerini Kerem’e doğru uzattı. "Sadece hayırsever bir doktor değil Korhan," dedi Tayfun. Sesi maskenin arkasından boğuk ama bir kayanın sertliğinde çıkıyordu. "Son beş yılda hastaneye yapılan 'özel genetik araştırma fonları' adı altındaki 40 milyon dolarlık bağışların hepsinin tek bir paravan şirkete aktarıldığını tespit ettik. Şirketin yönetim kurulu başkanı da Altay Haznedar. Bu adam sadece bir hekim değil; o, Avcı Loncası'nın yüzyıllardır aradığı, vampir kanını sentetik kimyasallarla birleştirip 'mutant askerler' üretmeye çalışan o kaçak simyacı." Kerem dosyadaki belgelere baktı. Belgelerin üzerinde, hastanenin A Blok altındaki "D-4 İzolasyon Laboratuvarı" ibaresi yer alıyordu. Kerem o katı biliyordu; orası resmi kayıtlarda "Radyasyonlu Atık Deposu ve Karantina Bölgesi" olarak geçiyordu ve giriş sadece Başhekim’in özel biyometrik kartıyla yapılabiliyordu. Kerem bile yıllardır "radyasyon" bahanesiyle o kata inme gereği duymazdı. Çünkü bir vampirin beden hücreleri yüksek radyasyonda mutasyona uğramasa da, o katın tecrit kokusu ona her zaman itici gelmişti. Meğer o iticilik, orada üretilen o sentetik iğrençliğin kokusuymuş. "Boran ve sokak klanı..." dedi Kerem, gözleri tehlikeli bir kırmızılıkla parlayarak. "Onlar sadece dışarıdaki saha denekleriydi. Haznedar, o siyah zehirli serumu lağım vampirlerinin damarlarına zerk ederek gümüşe ve gün ışığına karşı dirençlerini test ediyordu. Boran hastaneme saldırmadı... Boran sadece efendisine taze hammaddeler taşıyordu." "Ve o serumu mükemmelleştirdiğinde," diye tamamladı Tayfun, tüfeğini kılıfına yerleştirirken, "elinde ne gün ışığından korkan ne de gümüşten etkilenen, tamamen kendi iradesine bağlı bir canavar ordusu olacak. Seni de bu yüzden hedefe koydular Korhan. Sen bu şehirdeki en yaşlı, en saf kanlı vampirsin. Senin genetik haritan, o serumun 'nihai panzehiri' veya 'tamamlayıcı parçası'." Kerem hafifçe gülümsedi. Bu gülüşte bir insanın taşıyabileceğinden çok daha derin, asırlık bir kibir ve yırtıcılık vardı. Ameliyathanenin soğuk aynasından kendi yüzüne baktı. Yüzündeki kılcal damarlar bir an için siyah bir ağ gibi kabarıp tekrar kayboldu. "Demek benim saf kanımı istiyor..." dedi Kerem. "180 yıllık bir soylunun kanını, lağım fareleri…