📜 BÖLÜM 6: ŞEHRİN KILCAL DAMARLARI
Yazar: zeynep ay

Komiser Tayfun’un koridorda kaybolan adımlarının sesi kesildiğinde, travma odasına ölümcül bir sessizlik çöktü. Kerem, parmaklarının arasında tuttuğu medikal bisturinin çelik yüzeyinde kendi soğuk gözlerini görebiliyordu. Polis teşkilatının içinde, damarlarında gümüş kokusu taşıyan birinin dolanması rastlantı olamazdı. Bu adam ya yıllardır bu tür "olayları" örbas eden özel bir birimin uzantısıydı ya da doğrudan doğaüstü varlıkları avlayan o kadim loncalardan birine mensuptu. Ne olursa olsun, Tayfun bir tehditti. Ama şu anki en acil tehdit, masada can çekişen bu kurbandı. Kerem, sedyedeki kadının boynuna tekrar eğildi. Nabız artık bir mum alevinin titremesi kadar zayıftı. Eğer bu kadın burada, bu yatakta ölürse; Komiser Tayfun otopsi emrini verecek, kızın boynundaki o barbarca diş izleri ve dokularda kalan çürümüş salya kalıntıları polis laboratuvarına gidecekti. Bu da Şehir Hastanesi’nin kapılarına sarı soruşturma şeritlerinin çekilmesi demekti. "Seni yaşamda tutmayacağım," diye fısıldadı Kerem kadının kulağına. "Ama onların seni yem yapmasına da izin vermeyeceğim." Cebinden çıkarıp hazırladığı özel izotonik serumu kadının damar yoluna bağladı. Bu serumun içinde taze kan yoktu; aksine, hücresel yıkımı yavaşlatan ve derideki diş izlerinin etrafındaki dokuyu hızla büzüştüren, kendi özel olarak sentezlediği hücresel bir pıhtılaştırıcı vardı. Yaranın etrafındaki morluklar bir dakika içinde sanki tüy yakan bir alev geçmişçesine kurudu; diş izleri derin bir yırtıcı hayvan tırmalamasına benzedi. Müdahale odasının kapısı açıldı ve içeriye soluk soluğa bir asistan doktor girdi. "Kerem Hocam! Hastanın durumu nasıl? Yoğun bakıma alalım mı?" "Tüm hayati fonksiyonları stabillendi," dedi Kerem eldivenlerini soğukkanlılıkla çıkarıp atarak. "Şiddetli kan kaybına bağlı hipovolemik şoktaydı. Yarasındaki vahşi hayvan ısırığı izlerini temizledim, dikiş attım. Onu Plastik Cerrahi ve Yoğun Bakım servisine sevk edin. Kimsenin ziyaretine izin verilmesin, durum adli vaka." Asistan doktor, Kerem’in gözlerindeki o mutlak otoriteye itiraz bile edemeden başını salladı. Kadın sedyeyle odadan çıkarılırken Kerem lavaboya yürüdü. Ellerin yıkanması sadece insani bir alışkanlıktı ama bu ritüel, Kerem’in zihnini berraklaştırmasına yardımcı oluyordu. Saat 05:30. Şehrin üzerindeki zifiri karanlık, yerini yavaş yavaş morumsu bir şafak vaktine bırakıyordu. Kerem, hastanenin doktorlara özel kapalı otoparkına indi. Burası yerin iki kat altındaydı; rutubet, egzoz ve beton kokuyordu. Siyah, camları zifiri film kaplı spor sedan aracına yöneldi. Sürücü koltuğuna oturduğunda, motorun hırıltısıyla birlikte torpido gözündeki gizli bölmeyi açtı. Bölmenin içinde, yüzyıllardır yanında taşıdığı siyah deri kaplı bir defter duruyordu. Defterin sayfalarında, şehrin altındaki tüneller, eski Osmanlı döneminden kalma su sarnıçları, Fransız işgalinden kalma kanalizasyon haritaları ve en önemlisi... Bu şehirde nefes alan "öteki"lerin haritası çiziliydi. Kerem defterin sayfalarını yavaşça çevirdi. Parmakları, şehrin eski liman bölgesinde bulunan ve yıllar önce terk edilmiş devasa bir deri tabakhanesinin üzerine geldi. "Sokak klanı..." diye geçirdi içinden. "Güneş görmeyen, kimyasalların ve lağımın karıştığı o kokulu tüneller. Liderlerinin nerede saklandığını biliyorum." Onları hastaneye beklemek bir hataydı. Savunmada kalmak, avcının yapacağı en büyük acemilikti. Onlar Kerem’i sadece konforlu ameliyathanelerde steril neşter tutan bir aristokrat sanıyorlardı. Oysa Kerem, bu hastane temelleri atılmadan önce, bu topraklarda kılıçların ve kanın hüküm sürdüğü çağlarda hayattaydı. Aracın gazına bastı. Otomobil, otoparkın dik rampasını tırmanıp şehrin yağmurla ıslanmış, bomboş caddelerine aktı. Eski Tabakhane Bölgesi, şehrin dış çeperinde, nehir yatağının kenarına kurulmuş yıkıntı bir sanayi kompleksiydi. Paslanmış sac çatıların arasından süzülen rüzgar, ıslık çalarak terk edilmiş binaların arasında dolaşıyordu. Burada hayat yoktu; sadece çürümüşlük, kimyasal atık kokusu ve karanlık vardı. Ker…