📜 BÖLÜM 3: ZEHİR VE MASKELER
Yazar: zeynep ay

Aynadaki yansıma artık mağrur bir doktora değil, kendi krallığında köşeye sıkışmış bir avcıya aitti. Kerem, lavabonun soğuk mermer kenarlarına çelikten farksız parmaklarıyla öyle bir bastı ki, parmak boğumları beyazladı ve seramik yüzeyde ince, kılcal çatlaklar belirdi. Midesinden boğazına doğru tırmanan o zift tadı, her nefes alışında genzini yakmaya, nefesini kesmeye devam ediyordu. Siyah gözlü yaratığın –ya da sokakların o kadim, çürümüş parazitinin– vücuduna bıraktığı kan, Kerem’in kendi 180 yıllık asil hücreleriyle adeta savaşıyordu. Musluğu sonuna kadar açtı. Soğuk su tazyikle avuçlarına dolarken başını tamamen lavaboya gömdü. Şakaklarından süzülen su damlaları, tezgahın kar beyazı mermerine damlarken pembe, bulanık bir iz bırakıyordu. "Raporlar..." diye fısıldadı kendi kendine, sudan başını kaldırıp aynaya bakarak. "Tüm o raporlar..." 180 yıl boyunca bir mimar titizliğiyle inşa ettiği o kusursuz kalenin surları, tek bir gecede darbe almıştı. Yüzlerce hastanın ölüm belgesi, yüzlerce "kardiyak arrest", "ağır iç kanama" ve "ani solunum yetmezliği" teşhisi... Hepsi adli tıbbın tozlu arşivlerinde, sıradan birer insani ecel olarak dosyalanmıştı. Ama dışarıdaki o vahşi klan bu zinciri çözmüştü. Onlar için Kerem, steril bir ameliyathanede oturup kendilerine taze ve hastalıksız yemek pişiren lüks bir restorandan farksızdı. Onu kendi çöplüğünde köle yapmak istiyorlardı. Kapı iki kez sert ve ritmik bir şekilde vuruldu. Kerem hızla doğruldu. Peçeteyle yüzünü silerken içindeki o yaralı yırtıcıyı ve bedenindeki felç edici ağrıyı hekim maskesinin arkasına gizlemeye çalıştı. "Kerem Hocam? İçeride misiniz? Sesler geldi ama..." Gelen Hemşire Cansu’ydu. Sesi son derece gergindi. Kerem, kapının demir sürgüsünü yavaşça çekti. Kapıyı sadece birkaç santim aralayıp bedenini aralığa siper etti. Yüzüne o güven veren, hafif yorgun hekim tebessümünü yerleştirdi. "Neler oluyor Cansu?" "Hocam, 3 Numaralı Oda'daki hasta... Ormandan gelen o vaka. Görevliler odaya girdiğinde hastayı bulamamışlar! Tavan havalandırma kapağı sökülmüş. Polise haber verelim mi? Adamın durumu çok kritikti, bilinci kapalıydı. Dışarı kaçtıysa kan kaybından ölebilir!" Kerem soğukkanlılıkla gülümsedi. Oysa kalbinin –atsaydı eğer– göğüs kafesini delip çıkacağı an bu andı. "Polise hiç gerek yok Cansu," dedi sesi bir ninni kadar dingin çıkararak. "Hasta bilinci açılınca panikleyip kaçmış olmalı. Ağır madde bağımlısı vakalarında bu tarz paranoyak kaçışlarla sık karşılaşıyoruz. O havalandırma zaten geçen hafta arızalıydı, muhtemelen oradan tırmanıp arka bahçeye çıktı. Ben dosyayı 'kendi isteğiyle tedaviyi reddedip hastaneden ayrıldı' olarak kapatırım. Sen hemen Acil 1'e dön, trafik kazasından gelen yaralılar seni bekliyor." Hemşire Cansu bir an duraksadı. Gözleri şüpheyle Kerem'in önlüğünün yakasındaki hafif, koyu renkli lekeye kaydı. "Hocam... İyi misiniz? Yüzünüz kireç gibi. Renginiz çok solgun görünüyor." Kerem, önlüğünün yakasını hafifçe düzelterek lekeyi kapattı. "İyiyim Cansu. Sadece uzun ve yorucu bir gece. Git işinin başına." Sabahın ilk ışıkları Şehir Hastanesi’nin gri beton bloklarına vurduğunda, Kerem hastanenin en üst katındaki başhekimlik katında bulunan özel doktor odasındaydı. Stor perdeleri sonuna kadar kapatmış, odayı zifiri karanlığa bürümüştü. Güneş ışığı onu bir kül yığınına çevirmezdi belki ama bedeninde hâlâ dolaşan o zehirli kan varken cildinde dayanılmaz, iğneleyici bir yanma hissi yaratıyordu. Masa lambasının zayıf sarı ışığında, önüne serdiği hastane mimari haritasını ve güvenlik mimarisini inceliyordu. Sokak klanının şartı açıktı: Emdiğin her üç kurbandan birini bize vereceksin. Bu, hastaneyi bir insan mezbahasına çevirmek demekti. Kerem bir canavardı, bunu kabul ediyordu; ama o kendisini bir sanatçı olarak görüyordu. Avını özenle seçer, onu hissettirmeden, acı çektirmeden alır ve arkasında tek bir pürüz bile bırakmadan izini kaybettirirdi. Dışarıdaki o vahşi, eğitimsiz mahlukların hastaneye girmesine izin verirse, üç güne kalmaz ortalık kan gölüne döner,…