📜 BÖLÜM 2: YANLIŞ AV VE SİYAH AMBULANS
Yazar: zeynep ay

Saat 03:30’u gösterdiğinde dışarıdaki fırtına şiddetini daha da artırmıştı. Rüzgar, hastane binasının devasa cam panellerini dövüyor; gökyüzü çakan şimşeklerle anlık olarak aydınlanıyordu. 3 Numaralı Müdahale Odası’ndaki kurutulmuş ceset çoktan morga sevk edilmiş, zemin dezenfektanla yıkanmış ve ortalık yeniden steril hale getirilmişti. Kerem, doktor odasındaki espresso makinesinden dökülan koyu kahveyi bardağına alırken, emdiği o taze kanın bedeni boyunca yaydığı o sıcak, adeta uyuşturucu etki yaratan gücün tadını çıkarıyordu. Hücreleri yenilenmiş, duyuları zirveye ulaşmıştı. Tam bardağı dudaklarına götürdüğü sırada, acil servisin dış bahçesinden gelen garip bir ses duydu. Bu ses bir siren değildi. Aksine, sirenleri ve tepe lambaları tamamen kapatılmış, motoru hırlayarak çalışan ağır bir aracın sesiydi. Kerem’in keskinleşmiş kulakları, lastiklerin ıslak asfaltta attığı o tok sürütmeyi kilometrelerce öteden alabiliyordu. Birkaç saniye sonra acil servisin otomatik cam kapıları büyük bir gürültüyle ikiye ayrıldı. Dışarıdaki soğuk, yağmurlu hava içeri dolarken, iki acil tıp teknisyeni tekerlekli sedyeyi adeta koşar adım içeri sürükledi. "Hocam! Kerem Hocam, çabuk bakın!" diye bağırdı öndeki görevli. Yüzü dehşet içindeydi, üniforması çamur ve yağmurla kaplanmıştı. Kerem kahve bardağını masaya bırakıp ağır adımlarla koridora çıktı. Yüzündeki o sakin, profesyonel hekim maskesini anında takınmıştı. "Ne bu telaş?" dedi pürüzsüz bir sesle. "Ne oldu?" "Hocam, polis ihbarıyla Belgrad Ormanı’nın derinliklerinde, terkedilmiş bir su bendinin yanında bulunmuş," dedi arkadaki görevli, soluk soluğa. "Adamın üstü başı parçalanmış. Göğsünde ve boynunda derin, pençe benzeri kesikler var... Ama garip olan şey bu değil." Kerem sedyeye doğru bir adım attı. "Nedir garip olan?" Sağlık görevlisi yutkundu, sedyenin üzerindeki yeşil örtüyü adamın göğsüne kadar indirdi: "Hocam, adamın göğsü yarılmış ama tek bir damla kan akmıyor. Elbisesi ıslak ama kanla değil, çamurla. Ve... Ve nabzını ölçemiyoruz ama adam nefes alıyor!" Kerem örtünün altındaki adama baktı. 30'lu yaşlarda gösteren, iri yarı, kirli sakallı, deri ceketli bir adamdı. Yüzünde çamur ve kurumuş, siyahımsı leke izleri vardı. Kerem adama yarım metre yaklaştığı an, vücudundaki tüm biyolojik radarlar alarm vermeye başladı. İçsel bir yırtıcı dürtü, zihninin en karanlık köşesinde avazı çıktığı kadar bağırıyordu: Geri çekil! Bu adamdan taze bir insan kokusu gelmiyordu. Normalde açık bir yaradan yayılan o dayanılmaz, tatlı, demir kokulu yaşam esansı yoktu. Adamın etrafında sadece rutubet, yanık et ve ölüm kokuyordu. "Hemen 3 Numaralı Oda’ya alın!" diye emretti Kerem, sesindeki anlık irkilmeyi gizlemeye çalışarak. "Hastanın durumu aşırı kritik, iç kanama ve toksik şok riski var. Cansu! Kimseyi içeri alma, yoğun bakım ekibine haber ver ama odaya sokma. İlk müdahaleyi bizzat ben yapacağım." Sağlık görevlileri sedyeyi hızla odaya sokup dışarı çıktılar. Kerem odaya girer girmez kapıyı kapattı, demir sürgüyü gürültüyle kaydırdı. Sessizlik bir anda odaya çöktü. Kerem sedyenin yanına yaklaştı. Elindeki neşterle adamın çamurlu deri ceketini ve altındaki tişörtü tamamen kesti. Adamın göğsündeki yaralar gerçekten de korkunçtu; sanki devasa bir yırtıcı hayvan deriyi tırmalamıştı. Ancak yaralardan pembe ya da kırmızı taze kan akmıyor, sadece kenarlarında pıhtılaşmış, neredeyse siyaha yakın jelimsi bir sıvı duruyordu. Kerem parmaklarını adamın şah damarına bastırdı. O an vücudundan bir elektrik akımı geçti. Adamın kalbi atmıyordu; daha doğrusu inanılmaz derecede yavaş, anormal bir ritimle dalgalanıyordu. Dakikada 12 vurum. Bir insanın bu nabızla canlı kalması, bilincini yitirmemesi tıbben imkansızdı. "Sen nesin böyle..." diye fısıldadı Kerem kendi kendine. Ancak Kerem’in içindeki o 180 yıllık küstah vampir, mantığına baskın geldi. Bir saat önce emdiği kanın verdiği o sahte özgüven ve açlığın doymak bilmeyen arsızlığı zihnini bulandırdı. "Ne olursa olsun," diye düşündü. "Bedeninde hâlâ sıvı var. Kimliği yok, ormand…