BEYAZ ÖNLÜK, SİYAH KAN

📜 BÖLÜM 16: HASTANENİN KALBİNDE SALGIN

Yazar:

BEYAZ ÖNLÜK, SİYAH KAN - zeynep ay kitap kapağı
BEYAZ ÖNLÜK, SİYAH KAN kitap kapağı

Liman bölgesindeki dondurucu depodan yükselen dumanlar arkalarında kalırken, Komiser Tayfun’un modifiye edilmiş siyah arazi aracı Şehir Hastanesi’ne giden ana arteri bir meteor gibi yarıyordu. Sirenler sönüktü. Kırmızı-mavi çakar ışıkları, yağmurun ıslattığı asfalt yüzeyde kan kırmızısı yansımalar bırakıyordu. Kadran saatte 180 kilometreyi gösterirken, Kerem Korhan yolcu koltuğunda kıpırdamadan oturuyordu. Siyah deri paltonun yakaları kalkıktı; parmaklarının arasında tuttuğu antik hançerin gümüş kabzası, dışarıdan geçen sokak lambalarının ışığında küt bir parıltı saçıyordu. "Zamanımız ne kadar var Korhan?" dedi Tayfun, direksiyonu hırsla kırarak. Emniyet kemerinin altındaki yarası her sarsıntıda sızlıyordu. "Gündüz vardiyasının su ve havalandırma döngüsü saat 03:00'te başlar," dedi Kerem. Sesi bir morg soğukluğundaydı. "Eğer Büyük Üstat o siyah serumu ana dezenfeksiyon ve su arıtma depolarına karıştırmayı başarırsa, sabah ameliyatına giren doktorlar, yoğun bakımdaki hastalar, acildeki çocuklar... Hepsi birer saat arayla hücresel düzeyde erimeye başlayacak. Kanlarındaki hemoglobin sentetik bir virüsle bozunacak ve şehir, tarihinin en büyük mutasyon felaketini yaşayacak." "Peki bu 'Büyük Üstat' dediğin yaratık kim?" diye sordu Tayfun, gözlerini karanlık yoldan ayırmayarak. "Lucien veya Vargath gibi bir piyon olmadığını biliyorum." Kerem başını yavaşça camdan tarafa çevirdi. Zihnindeki 180 yıllık anılar denizinde, Karpatlar’ın sisli zirvelerine tırmanan o eski hatıra canlandı. "Onun adı Maelis ," dedi Kerem. "15. yüzyılda Eflak saraylarında hekimlik yapan, kan simyasını ilk bulan o kadim varlık. Siyah Neşter Konseyi'nin kurucusu. Ben henüz fani bir cerrahken, o Avrupa'nın veba salgınlarını yönetiyordu. İnsanlığı bir 'hastalık', kendisini ise o hastalığı kesecek 'neşter' olarak görür." Araç, Şehir Hastanesi’nin devasa A Blok kapısının önüne kayarak durdu. Saat 02:40. Hastane binası, karanlık gökyüzünün altında kurgusal bir dev gibi dikiliyordu. Tüm ışıklar kapatılmış, sadece acil servisin ve yoğun bakım katlarının zayıf sarı nöbet ışıkları yanıyordu. Dışarıdan bakıldığında her şey sakin, her şey steril görünüyordu. Ancak Kerem, o beton kütlenin derinliklerinden gelen o tanıdık, ekşi ve çürük kokuyu milimetrik duyularıyla alabiliyordu. Siyah serum binanın damarlarına girmeye başlamıştı bile. Kerem ve Tayfun, binanın arkasındaki teknik servis girişinin ağır demir kapısını kırarak içeri girdiler. Burası hastanenin devasa su arıtma tanklarının, yüksek basınçlı jeneratörlerin ve iklimlendirme santrallerinin bulunduğu, zemin altındaki "-5 Su Depoları Katı"ydı. Borulardan gelen yüksek su basıncının gürültüsü, tavanlardaki buhar sızıntılarının ıslığıyla birleşiyordu. Koridorun ortasında, iki güvenlik görevlisinin cansız bedeni duruyordu. Boyunları kırılmış, kanları süzülerek su kanallarına akıtılmıştı. "Geç kaldık mı?" diye fısıldadı Tayfun, tabancasının emniyetini açıp kapıya siper alarak. "Henüz değil," dedi Kerem, yerdeki taze kanı parmağının ucuyla koklayarak. "Kan henüz pıhtılaşmamış. Sıvı aktarımı yeni başladı. Beni izle ve ne olursa olsun o ana vananın yanındaki yüksek voltaj kablolarına yaklaşma." İkili, devasa paslanmaz çelik su tanklarının arasına süzüldü. Tankların merkezindeki ana dağıtım vanasının üzerinde, silindirik, fosforlu mor bir ışık saçan devasa bir döküm mekanizması bağlıydı. Mekanizmanın üzerindeki cam tüpten, katran karası o sentetik serum, binaya dağılan binlerce ton saf suyun içine damla damla sızıyordu. Mekanizmanın yanında bir figür duruyordu. Üzerinde simsiyah, kadife bir kardinal cübbesi olan, saçları kar gibi beyaz ama yüzü bir gencinki kadar pürüzsüz ve lekesiz bir adam. Elindeki gümüş saplı asayı şebeke vanasına bastırıyordu. Büyük Üstat Maelis. "En sonunda geldin, küçük cerrahım," dedi Maelis. Arkasını bile dönmemişti. Sesi, sanki odadaki tüm su tanklarının içinden aynı anda yankılanıyordu. "180 yıl önce Karpatlar'da elimden kaçtığında seni bir heves uğruna serbest bırakmıştım. İnsanların arasında bir do…

Bölümün tamamını WritePad'de oku