📜 BÖLÜM 12: KANIN VE ÇELİĞİN DİPLOMASİSİ
Yazar: zeynep ay

Başhekimlik makamının devasa camlarından süzülen yağmur damlaları, şehrin gececilerle dolup taşan sokaklarının ışıklarını kırıp oda duvarlarına soyut, hareketli gölgeler düşürüyordu. Masanın üzerindeki dosya açık duruyordu. Siyah-beyaz fotoğraflardaki o iki başlı yılan ve neşter sembolü, odadaki yapay led ışığın altında sanki canlanacakmış gibi duruyordu. Kerem Korhan, parmaklarının ucunu o soğuk fotoğraf kağıdının üzerinde yavaşça gezdirdi. Zihnindeki 180 yıllık devasa kütüphanede sayfalar birbiri ardına çevrildi. 1888 yılının fırtınalı bir Bükreş gecesinde, Karpatlar’ın eteklerindeki o taş şatoda düzenlenen ve tıp tarihine asla geçmeyecek olan o karanlık konseyi hatırladı. "Siyah Neşter" (Lame Noire) ... Kendilerini sıradan insanlıktan da, sokaklarda lağım faresi gibi yaşayan o kaba kuvvet tutkunu alt-ırk vampirlerden de üstün gören; tıbbı, simyayı ve genetiği birer güç aygıtına dönüştüren o aristokrat lonca. "Onları tanıyorsun," dedi Komiser Tayfun. Sesi bir iddia değil, kesin bir tespitti. Sandalyesine iyice yerleşmiş, gözlerini Kerem’in yüzündeki en ufak mimik hareketini bile kaçırmamak için adamın üzerine dikmişti. "Yüzündeki o soğukluk nefret değil Korhan, tiksinti. Kim bunlar?" Kerem masanın üzerindeki kristal kadehi eline aldı. İçindeki taze, yoğun kanı hafifçe çalkaladı. Kadehin cam duvarlarında süzülen kırmızı sıvı, oda ışığında koyu bir yakut rengine bürünmüştü. "Onlar kendilerine 'Tıbbın Kurucuları' derler Komiser," dedi Kerem. Sesi salonun mermer zemininde pürüzsüz ve kadife gibi aktı. "19. yüzyılda kolera ve veba salgınlarını Avrupa’da yayan da onlardı, sonra o salgınların 'tedavisi' adı altında binlerce insanı felç edip üzerlerinde ilk kan nakli deneylerini yapanlar da. Altay Haznedar gibi hırslı, ölümlü zekaları birer piyondan ibaret görürler. Onlara fon sağlarlar, laboratuvar imkanı sunarlar ve karşılığında insanlığın genetik haritasını değiştirecek o sentetik iğrençlikleri ürettirirler." "Ve şimdi," dedi Tayfun, göğsündeki gümüş avcı mühürünü ceketinin altından çıkarıp parmaklarıyla oynatarak, "o simyacılar bu şehre taze bir tedarik zinciri kurmak için geliyorlar. Haznedar’ın zihnini sildin, Boran’ı küleye çevirdin. Yani buradaki bütün 'yatırımları' battı. Bu adamlar zararlarını sineye çeker mi?" Kerem gülümsedi. Bu gülüşte bir insanın taşıyabileceğinden çok daha derin, bir medeniyetin çöküşünü izlemiş bir fani-üstü varlığın alaycı özgüveni vardı. "Siyah Neşter asla zarar etmez Komiser," dedi Kerem, kadehinden küçük bir yudum alarak. "Onlar zararı temizlerler. Şehre geldiklerinde ilk yapacakları şey, Haznedar’ın yarım bıraktığı o siyah serum numunelerini toplamak, ardından bu işe adı karışan herkesi—yani beni, seni ve bu hastanedeki o denekleri gören tüm personeli—ortadan kaldırmak olacaktır." Tayfun oturduğu sandalyede öne doğru eğildi. Yüzündeki sakat kalmış doku, derin çizgilerle gerildi. "O zaman ne yapıyoruz Sayın Başhekim? Oturup tırnaklarımızı mı kemireceğiz, yoksa bu şehre girdikleri an ciğerlerine gümüş mi dolduracağız?" "Bir avcı gibi düşünmeyi bırakmalısın Tayfun," dedi Kerem, ayağa kalkıp camın kenarına yürüyerek. "Onlar sokak vampiri değil. Şehrin limanına özel yatlarıyla yaklaşacaklar. Ticaret odalarında, diplomatik temsilciliklerde ve belki de Senin Emniyet Teşkilatı’nın üst kademelerinde dostları var. Onlarla tünellerde dövüşemezsin. Onları ancak kendi oyunlarında, steril bir ameliyathanede yenebilirsin." Gecenin ilerleyen saatlerinde, saat 03:45’i gösterirken Şehir Hastanesi’nin Acil Servis katı her zamanki gibi yoğun bir karmaşanın içindeydi. Siren sesleri dışarıdaki soğuk havayı yararak binaya yaklaşıyor, ambulansların kırmızı-mavi tepe lambaları acilin otomatik cam kapılarına ritmik ışık patlamaları düşürüyordu. Kerem, üzerindeki kar beyazı, jilet gibi ütülü doktor önlüğüyle acil servisin orta alanındaki bilgisayar bankosunda duruyordu. Önündeki ekrandan nöbetçi hekimlerin yazdığı reçeteleri ve yataklı servis onaylarını kontrol ediyordu. O an, acil servisin döner kapılarından içeri üç ki…