📜 BÖLÜM 10: VİRÜS VE KAN
Yazar: zeynep ay

BZZZZZZT! Kırmızı düğmenin basılmasıyla birlikte koridorun tavanındaki mavi UV ışıkları anında antrasit rengi bir kırmızıya döndü. Tavanın dört bir köşesindeki yüksek basınçlı hava vanaları açıldı ve koridora boğucu, asit kokulu beyaz bir buhar yayılmaya başladı. Bu buhar sıradan bir gaz değildi; havaya karıştığı an Kerem’in genzini yaktı, ciğerlerinde binlerce kızgın iğne batıyormuş gibi bir his uyandırdı. Sıvılaştırılmış gümüş tozu ve seyreltilmiş ozan gazı karışımı... Haznedar, bir vampirin hücresel yenilenmesini yavaşlatmak için her türlü tıbbi detayı düşünmüştü. Koridorun iki yanında sıralanan devasa cam silindirlerin üzerindeki hidrolik kilitler patlarcasına açıldı. ŞAARRRRRR! Tüplerin içindeki koyu yeşil koruyucu sıvı çelik zemine boşalırken, içeride askıda duran dört devasa beden ağır birer çuval gibi yere kapaklandı. Bunlar Boran’ın sokak mahluklarından çok farklıydı. Bedenleri insan anatomisinin sınırlarını aşmış, kas lifleri dışarıdan görünecek kadar kalınlaşmış, derileri ise gri-siyah bir zırh gibi sertleşmişti. Göğüs kafeslerinin ortasında, doğrudan kalbe bağlanan şeffaf plastik serum hortumları çelik tüplere bağlı duruyordu. Yaratıklar dört ayaklarının üzerine çöktü. Ağızlarını açtıklarında, çeneleri bir yılanınki gibi ikiye ayrıldı; alt ve üst diş eti sırasından çifte sivri dişler fırladı. Gözleri tamamen cıva rengindeydi—ne bir göz bebeği ne de bir iris vardı. Sadece kör ve koşulsuz bir itaatle Kerem’e kilitlenmişlerdi. "İkinci nesil deneklerim..." dedi Haznedar, camın arkasındaki ses sisteminden gelen gururlu tonuyla. "Acı hissetmiyorlar Korhan. Korkmuyorlar. Düşünmüyorlar. Sadece damarlarındaki o siyah serumun emrettiği şeyi yapıyorlar. Şimdi... Kanını seve seve mi vereceksin, yoksa seni parça parça edip tüplere hammadde olarak mı doldurayım?" Kerem, üzerindeki kar beyazı doktor önlüğünün düğmelerini tek tek açtı. Yüzündeki ifade, bir cerrahın zorlu bir operasyon öncesinde taktığı o soğukkanlı, mesafeli ciddiyetten farksızdı. Önlüğü katlayıp kenardaki paslanmaz çelik dezenfeksiyon masasının üzerine özenle bıraktı. İçindeki siyah küt kesim özel gömleğin kollarını dirkeklerine kadar sıvadı. Cebinden, yüzyıllardır göğsünde taşıdığı gümüş kaplama antik hançerini çıkardı. Hançerin üzerindeki kadim Osmanlı oymaları, odadaki kırmızı acil durum ışığında kan rengi yansımalar yapıyordu. "Haznedar," dedi Kerem. Sesi odadaki tüm cam panelleri titretecek kadar derinden, vakur ve tüyler ürpertici bir tonla yankılandı. "Sen bir hekim olarak en temel kuralı unutmuşsun." İlk yaratık, beton zemini pençeleriyle kazıyarak Kerem’in üzerine bir mermi hızıyla fırladı! Yaratığın hızı sıradan bir vampirinkinden katbekat fazlaydı; havadaki gazı yararken çıkardığı ses bir ıslığı andırıyordu. Ancak Kerem 180 yıldır hayattaydı. O, kılıçların, barutun ve kanın hüküm sürdüğü çağlardan geçerek gelmişti. Kerem bir salise bile duraksamadı. Bedenini sağa doğru kıvrak bir hareketle kaydırdı. Yaratık tam yanından geçerken, Kerem sol eliyle yaratığın boğazını havadayken kavradı. İki devasa gücün çarpışmasıyla zemin sarsıldı. Kerem, yaratığı ivmesini kullanarak arkasındaki kalın çelik duvara çiviledi! ÇATTT! Çelik duvar derin bir göçük oluştururken, Kerem sağ elindeki antik hançeri yaratığın tam göğsünün ortasına, iki kaburga kemiğinin arasından kalbine sapladı. Sap! "Kural şudur:" dedi Kerem, hançeri yaratığın kalbinde çevirerek. "Bir canavarı incelemek istiyorsan... Önce onun kafesini kilitlemeyi bilmelisin." Gümüşün ve asil kanın birleştiği o an, yaratığın vücudundaki siyah serum ters tepkimeye girdi. Yaratık çığlık bile atamadan, içten dışa doğru morumsu bir alevle tutuştu ve saniyeler içinde çelik duvardan süzülen siyah bir kül yığınına dönüştü. Kalan üç yaratık aynı anda saldırdı! Biri Kerem’in bacaklarına doğru alçaktan fırlarken, diğer ikisi sağdan ve soldan çapraz bir kıskaç hamlesi yaptı. Kerem, tavanın alçaklığına rağmen inanılmaz bir esneklikle yukarı sıçradı. Tavadaki havalandırma borusuna tutunup kendini yukarı çekti ve bacaklarına…