📜 BÖLÜM 1: STERİL BİR CANAVAR
Yazar: zeynep ay

Şehir Hastanesi’nin acil servisinde zaman, duvar saatlerinin ritmik tik-taklarıyla değil; koridorda koşturan sedyelerin tekerlek sesleri, acı içinde kıvranan insanların inlemeleri ve tavan floresanlarının hiç bitmeyen o sinir bozucu cızırtısıyla ölçülürdü. Gece yarısı ikiye geliyordu. Dışarıda, şehrin üzerine gri bir kabus gibi çöken ağır yağmur, acil servisin yüksek pencerelerine adeta birer mermi gibi vuruyordu. İçeride ise baskın olan tek bir koku vardı: Ucuz dezenfektan, yanık neşter dumanı, taze zemin troleyinin kimyasalları ve tüm bunların altına sinmiş olan o yoğun, insani ter ve kan kokusu. Dr. Kerem Korhan, doktor odasındaki aynanın karşısına geçti. Üzerindeki bembeyaz, tek bir kırışığı bile olmayan doktor önlüğünün yakasını milimetrik bir titizlikle düzeltti. Aynadaki yansımasına birkaç saniye boyunca soğuk, son derece ifadesiz gözlerle baktı. Düzgün taranmış simsiyah saçları, pürüzsüz teni, keskin çene hattı ve gözlerinin altında kasıtlı olarak hafifçe bıraktığı o morluklar… İnsanlar, hastalar, hatta çalışma arkadaşları bu morlukları uykusuz gecelerin, hayat kurtarma mücadelesinin, insanüstü bir hekimlik azminin bir nişanesi sanırdı. Oysa bu, avcının yüzlerce yıldır geliştirdiği en kusursuz, en el değmemiş kamuflajıydı. Kimse onun 180 yıldır bu topraklar üzerinde nefes almadan, kalbi tek bir kez bile çarpmadan yaşadığını bilmezdi. Kimse bu şık, ütülü önlüğün altında atan bir organ bulunmadığını, damarlarındaki kanın sadece bir başkasına ait olduğunda aktığını tahmin bile edemezdi. Kerem için insanlık, sadece taze kan taşıyan karmaşık, gürültücü ve kırılgan biyolojik tüplerden ibaretti. Sokaklarda, karanlık ara sokaklarda, bar çıkışlarında av peşinde koşan, polis sirenleri duyduğunda kitleler halinde kaçışan, çöp konteynerlerinin arkasında kurbanının boğazına sarılan o ilkel, vahşi vampir türlerini her zaman iğrenç bulur ve aşağılardı. "Aptallar," diye geçirdi içinden, aynadaki yansımasının gözlerinin içine bakarak. "Avın bizzat kendi ayağıyla geldiği, ambulansların siren çalarak servis ettiği, dezenfektan kokulu steril bir krallık kurmak varken sokakta çöp karıştırıyorlar." Kerem sistemi çözmüştü. Sokakta bir adamı öldürürseniz, polis peşinize düşerdi. Bir kadını ara sokakta boğarsanız, adli tıp iz arardı. Ama bir insanı hastane odasında, elinizde tıbbi bir dosyayla "kurtarmaya çalışırken" öldürürseniz... Şehir size minnettar kalırdı. Ailesi gözyaşları içinde elinizi sıkar, başhekimlik başarılı çalışmalarınızdan dolayı plaket verir, devlet ise her ay hesabınıza maaş yatırırdı. Bundan daha lüks, bundan daha zekice bir avlanma yöntemi var olabilir miydi? Tam o sırada doktor odasının ağır ahşap kapısı hızla vuruldu. İçeriye nefes nefese kalmış, saçları hafifçe dağılmış nöbetçi hemşire Cansu girdi. Elindeki klipsli dosyayı göğsüne bastırıyordu. "Kerem Hocam! Çok özür dilerim böldüm ama... 3 Numaralı Müdahale Odası’na bilinci tamamen kapalı bir hasta getirildi. Evsiz biriymiş, tren garının yakınlarındaki terk edilmiş vagonların orada bulunmuş. Kimliği yok, şiddetli hipotermisi var ve nabzı neredeyse hissedilemeyecek kadar zayıf." Kerem’in siyah irilerinde milisaniyelik bir ışık çaktı. İçindeki o yırtıcı, uykusundan hafifçe kıpırdandı. Gölgesiz bir ruh. Kimsenin aramayacağı, sormayacağı, arkasından tek bir gözyaşı dökülmeyecek, adli tıp raporunun üzerine soğukkanlılıkla "Genel durum bozukluğuna bağlı ani kardiyak arrest" yazılabilecek en mükemmel, en temiz kurban. "Tamam Cansu, sakin ol. Ben bakarım," dedi ses tonundaki o fevkalade yumuşak, güven veren ama aynı zamanda tartışmasız otoriter edayla. "Sen hemen Acil 1’e git. Birazdan E-5’teki zincirleme trafik kazasından ağır yaralılar gelecek, orası ana baba gününe döner. Buradaki tekil vakaların yükünü ben üzerime alırım." Hemşire Cansu, genç doktorun bu "fedakarlığı" karşısında derin ve minnettar bir nefes aldı. "Çok teşekkür ederim hocam, iyi ki varsınız," diyerek hızla koridora doğru koşturdu. Kerem, ellerini önlüğünün ceplerine soktu. Adımlarını hiç acele etmeden, tam…