Sıradışı
Yazar: Zeynep Yazkan

Tam Yağız Alp'e cevap yazacakken ekranımda beliren arama beni durdurdu. **Reis-i Komutan Arıyor...** Gerildim. Babam mı? Babam neden arıyordu ki? Küs değildik. Ama öyle her gün konuşan bir baba-kız da değildik. Babam Türkiye'de görev yapan bir askerdi. Annemle ben küçükken ayrılmışlardı. Annem Fransa'ya taşınmıştı, ben de onunla gelmiştim. Yıllar içinde ikisi de yeni hayatlar kurmuştu. Ben ise Paris'te, öğrenci evimde tek başıma yaşıyordum. Annemin yeni ailesiyle hiçbir zaman tam olarak kaynaşamamıştım. Babamın tarafıysa tam tersiydi. Özellikle abilerim... Bazen beni kardeşten çok maskotları gibi seviyorlardı. Telefon bir kez daha titreyince aramayı açtım. Sesimi düzelttim. "Alo baba." "Hayırsız evlat." İstemsizce gülümsedim. "İnsan babasını aramaz mı hiç?" "Haklısın baba." Yastığı kucağıma çektim. "Vizeydi, sınavdı derken zaman geçti." "Hep aynı bahaneler." Ardından sesi yumuşadı. "Ee, ne zaman geliyorsun?" "Daha son sınavı vermedim." "Ben onu sormadım." Babamın sesindeki gülümsemeyi duyabiliyordum. "Ne zaman ziyaretime geliyorsun Asker?" Kahkaha attım. Kaç yaşına gelirsem geleyim bana hep aynı lakapla seslenirdi. "Çarşı izni son sınavdan sonra komutanım." Babam güldü. Ben de onunla birlikte güldüm. "Akıllanmayacaksın sen." "Yok." "Onu fark ettim." Arka taraftan bir gürültü yükseldi. Sonra babamın sesi duyuldu. "Haytalar! Çocuğu rahat bırakın." Ardından daha yüksek sesle bağırdı. "O sizin gibi boş gezenin boş kalfası değil." Uzaklardan gelen itiraz sesleri duyuldu. "Babaaa!" "Yine başladın!" Ben kahkahaya boğulurken telefon bir anda el değiştirdi. "Sonunda!" Alperen abimin sesi kulaklarımı doldurdu. "Prenses hazretleri bizi hatırladı." "Abartma." "İki haftadır yazmıyorsun." "Yedi gün." "Sekiz." "Yedi." "Tamam." Bir an sustu. Sonra derin bir iç çekti. "Bazen baba, oğlunun Yağız Alp olduğunu düşünüyor." Gülümsemem dondu. Ne? "Ne dedin?" "Yağız Alp." Kalbim bir an tekledi. "Kim Yağız Alp?" "Arkadaşım işte." Omurgamdan aşağı bir ürperti indi. Yok artık. Olmazdı. Türkiye'de milyonlarca insan vardı. Aynı isimden yüzlerce kişi çıkardı. Bu tamamen normaldi. Kesinlikle normaldi. "Şey..." Boğazımı temizledim. "Soyadı neydi bunun?" Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu. "Niye soruyorsun?" "Merak ettim." "Demir." Telefon elimde dondu. Demir. Yağız Alp Demir. Tam o sırada ekranım titredi. Yeni mesaj. Mesajın geldiği kişiye baktım. **Yağız Alp** Ve altındaki yeni mesaj: **"Baban aramıştı sanırım. Umarım önemli bir şey yoktur, Çatlak."** Yutkundum. Yok artık. Yok. Artık bunun tesadüf olduğuna inanmıyordum. Ama başa gelen çekilirdi. Hem korkunun ecele faydası yoktu. En kötü ne olabilirdi ki? Tamam. Sorunun cevabını biliyordum. Çok şey olabilirdi. Telefonu iki elimle tutup derin bir nefes aldım. Sonra yazdım. **Ben:** Acaba senin askerde üçüz olan asker arkadaşların var mı? Mesajı gönderdim. Bir saniye bekledim. Sonra devamını yazdım. **Ben:** Ve varsa adlarından biri Alperen olabilir mi? Artık geri dönüş yoktu. **Ben:** Komutan babaları var mı? Parmaklarım titremeye başladı. **Ben:** Komutanın adı Sungur olabilir mi? Gönder tuşuna bastığım an pişmanlık geldi. Mesajı silemezdim. Çünkü okumuştu. Çoktan okumuştu. Ben gerçekten bir yabancıya gidip "Sen benim asker abilerimi tanıyor musun?" diye sormuştum. Harikaydım. Telefonu yatağa bıraktım. Sonra tekrar aldım. Sonra tekrar bıraktım. Kalbim gereksiz yere hızlı atıyordu. **Yağız Alp yazıyor...** Yazıyor. Silindi. Tekrar yazıyor. Bir daha silindi. Bu hiç iyi değildi. Adam ya beni akıl hastası sanıyordu ya da gerçekten düşünüyordu. İki ihtimal de korkutucuydu. Sonunda mesaj geldi. **Yağız Alp:** Bu oldukça spesifik bir soru. Gözlerimi kapattım. Evet. Ben de farkındaydım. **Ben:** Tamamen bilimsel amaçlı. **Yağız Alp:** Bilimsel. **Ben:** Evet. **Yağız Alp:** Anladım. Anlamamıştı. Kesinlikle anlamamıştı. Birkaç saniye sonra yeni mesaj düştü. **Yağız Alp:** Üçüz asker tanıyorum. Ben: ... Bir anda doğruldum. Hayır. Hayır. Hayır. **Yağız Alp:** İsimleri Alperen, Alparslan ve Alpkan. Telefon elim…