7. Kehanetin Gölgesi
Yazar: Tuğçe

Okumadan önce şarkıları açınız. Şarkı: Violin Sky, Light in the Dark Arthur’un beni bıraktığı kulübemsi evin içine adımımı atmıştım. İçeri girer girmez soğuk hava ile sıcak hava çarpıştı. Dışardaki soğuğa zıt şekilde bir sıcaklık vardı. Kulübe küçük bir yerdi, tam karşımda Ravnoy’a ait bir tablo vardı. Tabloda sisin içinde kanatlarını açmış siyah bir kuzgun vardı. Gözleri sanki üzerimde gibiydi. Bakışları öyle yırtıcıydı ki içime işlediğini hissediyordum. Ravnoy da bu kuzgun kadar vahşi miydi? Hemen solumda bir şömine vardı. İçeriyi bu kadar sıcak kılanın bu şömine olduğunu anlamıştım. İçeride kalan başka kimse olmadığına göre kulübeler yetkililer tarafından düzenli kontrol ediliyor olmalıydı. İçeriyi soğutmamak için ilerledim ve kapıyı da beraberinde örttüm. Sağ tarafımda bir yatak vardı. Cam kenarı olduğu için dışarıyı seyredebilecektik. Tablonun hemen önünde ise bir masa vardı. Masanın üstünde altılı şamdan bulunuyordu. Hayatım boyunca ilk defa bir evle karşılaşıyordum ve bu sıcaklığı unutmamak için kalbime de beynime de kazıdım. Burası sıcaktı ama istemsizce üşüyordum. Neden bilmiyordum. Öyle bir yerdi ki seni asla ısıtmıyor ama ısınmak zorunda bırakıyordu. Bu kulübede mutfak ve benzeri şey göremediğim için kaşlarımı çattım. İnsanlar yemeğini nerede yiyordu? Ya da çalışanlar mı getiriyordu herkesin yemeğini? Adımlarım benden bağımsız masaya doğru ilerledi. Masanın üstündeki titrek şamdan ışığı beni kasvete düşürüyordu. Yalnızlığımla baş başa kalmıştım, yine. Bu zamana kadar babam yanımdayken şimdi hiç kimsem yoktu. Annem olsaydı yardım eder miydi bana? Annem rüyama girmişti. Bana cennetten ulaşıyor ve yardım ediyordu, sanırım. Şimdi ne olacağını düşünüyordum ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Ne yapacaktım, nereye gidecektim, ne yaşayacaktım ve kim olduğumu nasıl öğrenecektim? Neydi bu kadar önemli olan şey, onun kaderim üzerindeki etkisi? Bir çıkış yolu arıyordum ama bulamıyordum. "Belki de çıkışı uzakta aramamalısın Anya." Duyduğum fısıltıyla gözlerim fal taşı gibi açıldı. Arkamı sesin geldiği yöne dönmemle sanki aralık bir yer unutmuşum da rüzgâr içeri dolmuş gibi saçlarım geriye savruldu. Kimseyi görememiştim, kimse de yoktu zaten. Sanırım yorgunluktan ve çok düşünmekten zihnim bir oyun oynuyordu. Derin bir iç çektim ve masaya tekrar döndüğümdeyse, masanın üzerinde bir kâğıt olduğunu yeni fark etmiştim. Kaşlarımı çattım ve etrafıma baktım, sanki izleniyormuş gibi hissediyordum. Kafamı iki yana salladım ve kâğıda uzandım. “ Ravnoy’a Hoş Geldin, İnsanlığın son bulduğu dönemde hayatta kalmayı başardın. Artık bir Ravnoy vatandaşısın. Ravnoy’da kendini evinde hissedeceksin. Artık o sert zemin olmayacak, onun yerine Ravnoy sana bir yatak verdi. Yemek verdi, ısınma verdi. İnsanlığın en temel ihtiyacı olan bu özellikleri bir hastalık elinizden aldı. Korkuyorsunuz, biliyorum. Ama bu ihtiyacı size Ravoy verecek. Sizden tek istediğimiz bize sonsuz itaat etmeniz. Aksi hâlde Ravnoy’un sizden alacak hiçbir şeyi yok. Odanızda minik dolap bulunuyor, o dolapların içinde sadece içecek var. Yemekleriniz her zaman saray çalışanları tarafından teslim edilecek. Yemek saatleri sabah sekiz ila dokuz arası kahvaltı, akşam altı ila yedi arası akşam yemeğiniz olacak. Kalan diğer saatlerde eğitimler alacaksınız. Tekrar Hoş Geldin, Ravnoy Vatandaşı. -Ragnar Skar, Ravnoy Kurucusu-" Sanırım herkese bir ‘hoş geldin’ başlıklı, Ravnoy’u özetleyen kâğıtlar göndermişlerdi. Kâğıdı bırakacağım sıra şamdanın yansımasından arkasında da bir yazı olduğunu gördüm. Kaşlarım çatıldı ve dudaklarım düz bir çizgi hâlini aldı. Kâğıdı çevirdiğimde yine aynı uzunlukta bir paragraf gördüm. “Şehrimize hoş geldin Kızılın Kızı, Ravnoy’u umarım beğenmişsindir. Sana burayı tanıtmayacağım, sadece bir şey söylemek için yazıyorum tüm bunları. Bugün kahvaltıdan sonra sarayda toplanılacak. Herkesin Ravnoy’u ve bizleri tanıması için. Eğitimlerden bahsedilecek falan filan. Ama sana bunu bilgilendirmek için de yazmadım. Senden istediğim, sana sorulacak sorulara sadece ‘bilmiyorum’ d…