6. Yüce Ragnar
Yazar: Tuğçe

Okumadan önce şarkıları açınız. Şarkı: Songleikr, Jenta ho Gjekk Seg Arthur yanımızdan uzaklaştıktan sonra Olga ile göz göze gelmiştik. Bakışları oldukça düşünceli görünüyordu. Hazırlanın demişlerdi ama pek hazırlanacak bir şeyimiz yoktu. Hatta hiç yoktu. Olga elimden tuttu ve beni kendine çevirdi. “Sakın ama sakın yanımdan ayrılma Anya.” Kafamı eğdim ve bileğimdeki Magnus’un verdiği bilekliğe baktım. Bir Ravnoy vatandaşlığını simgeleyen bu bileklik asla benim için bir bileklikten fazlası olamayacaktı. Asla Ravnoy vatandaşı olmayacaktım. Omuzlarımı dikleştirdim ve Olga’ya döndüm. “Neden bu kadar korkuyorsun Olga?” kafasını muhafızlara çevirdikten sonra tekrar bana döndü. “Sana bir şey olmasından korkuyorum.” diye fısıldadı. Dudağımın bir köşesi kıvrıldı. “Henüz Anya Morozova’yı tanımıyorlar.” Olga kafasını iki yana salladı ve tam bir şey diyecekken muhafızlardan biri “Acele edin, inme zamanı!” diye bağırdı. Olga elimi tuttu ve beni çekiştirdi. Hiçbir şey demeden ilerlemeye başladım. Bulunduğumuz koridordan çıkarken Arthur ile göz göze geldim. Duruşu dik, korkusuzdu. Onunla sohbetim olmasaydı gerçekten korkutucu göründüğünü söyleyebilirdim. Kafasını hafif eğip bana selam verdiğinde aynı şekil karşılık verdim. Geminin çıkışına ulaştığımızda buz gibi hava bizi karşıladı. O kadar soğuktu ki, iliklerime kadar donabilirdim. Ürperince Olga bana döndü. Göz göze geldiğimizde hiçbir şey demeden yürümeye devam ettik. Sanki bakışımızla anlaşmıştık da bir şey deme gereği duymamıştık. Muhafızlar bizim inmemize yardımcı olmak için bekliyorlardı ama ben hiçbirini aldırış etmeden kendi çabamla aşağı indim. Toz olan üstümü çırparken kafamı kaldırdım ve gördüğüm manzara karşısında şaşkınlıkla dudaklarım aralandı. Ravnoy, karın örttüğü bir masal diyarı gibiydi. Sokaklar düzenliydi, evler sanki aynı elden çıkmış gibi birbirinin aynısıydı. Bacalardan duman yükseliyor, pencerelerin ardından sıcak bir hayat varmış hissi veriyordu. Ama bu düzenin içinde tuhaf bir sessizlik vardı. Ne kahkaha yükseliyordu ne de yüksek sesli konuşmalar. Etrafta sıralı tek katlı evler ve o sıranın sonunda kocaman bir saray vardı. Saray, Ravnoy’un tam kalbine yükseliyordu. Diğer her şey ona göre şekillenmiş gibiydi. Ne evler ondan yüksekti ne de yollar ondan uzaklaşıyordu. Bütün yollar oraya çıkıyordu. Ve ben fark ettim ki; bu ülkede kim nereye giderse gitsin, sonunda Magnus Skar’a yaklaşıyordu. Şu an bulunduğumuz deniz kıyısında ise “ Ravnoy’a Hoş Geldiniz. ” yazan bir tabela vardı. Etrafta bir sürü insanlar vardı. Oldukça mutlu görünüyorlardı. Havada uçan martıların ve şarkıcı kuğuların sesleri melodik olarak sarıyordu burayı. Gemideki bütün insanlar inmiş, hepsi şaşkınca etrafına bakarak ilerliyordu. Benim aklımdaki tek kişi babamdı. Gözlerim onu aradı ama göremedi. Sanırım o öndeydi. “Burası nere böyle?” diyen Olga şaşkınlıkla etrafına bakıyordu. Kafamı iki yana salladım ve yürümeye başladım. Sol tarafımızda bir orman vardı. Bayağı büyük bir orman gibi duruyordu. Orada ise girmenin tehlikeli olduğu yazıyordu. Sarayın yüksek kulelerinin etrafında kuzgunlar dönüyordu. Öyle bağırıp çağırmıyorlardı. Sessizce süzülüyor, aşağıyı izliyorlardı. Sanki bu toprakların gerçek sahipleri onlardı. Burada kimse aç değildi, kimse üşümüyordu. Ama kimse de gerçekten yaşamıyor gibiydi. İnsanların yüzlerinde huzur vardı belki, ama umut yoktu. Gülüyorlardı ama gözleri gülmüyordu. Sanki hepsi aynı kurala uymuş, aynı şekilde nefes alıyordu. İnsanların çoğunda aynı bileklikler vardı. Kimse ona bakmıyordu ama herkes onu taşıyordu. Sanki o metal parçası, kim olduklarını değil, kim olmamalarını hatırlatıyordu. Ravnoy’a adım attığım an kolumdaki iz hafifçe sızladı. Canımı yakacak kadar değil, beni uyarmak ister gibi. Sanki bu topraklar beni tanıyor, ben de onu tanıyordum. Ve ikimiz de bu karşılaşmadan hoşnut değildik. Önüme döndüm ve insanları takip ettim. Arkamızda birkaç muhafız ve en önde de birkaç muhafız daha vardı. Acaba Magnus neredeydi? O önceden inmiş ve gitmiş olmalıydı. Yürüdüğümüz yön…