5. İtaatsizliğin Bedeli
Yazar: Tuğçe

Okumadan önce şakıları açınız. Şarkı: Myrkrheimr, Dance of the Wolves İnsan zamanın değerini ne zaman anlardı? Sevdiği birini uğurladığı zaman mı? Bir yere yetişemediği zaman mı? Yoksa ölümle burun buruna olunca mı? İnsan bu duruma gelince bir salisenin değerini bile anlıyordu. Boşa harcadığı zamanlar içinse derin bir pişmanlık duyuyordu. Babam benim özel biri olduğumu, insanların o yüzden korktuğunu söylemişti. Buna inanamamıştım çünkü bu sadece masallarda olurdu değil mi? Çünkü babamın bana anlattığı masallarda hep özel güçlere sahip bir kız vardı. O ben miydim? Daha sonra duygu durumum aniden değişmesi sonucu kolumda bir sızı hissetmiştim. Beyaz Ateş’in İzi... O gece o kadar güçlü şekilde sızlamış ve parlamıştı ki, önümü açan bir fener gibiydi. O iz, benim duygularıma göre tepki göstermişti. Benim canım yanıyordu çünkü onun da canı yanıyordu. Ya da ben öyle sanıyordum, bilmiyorum. O günden sonra bir şeylerin ters gittiğini, benim gerçekten de sıradan biri olmadığımı anlamıştım. Annem rüyama kadar girmişti, kimseye güvenmemem gerektiğini söyleyerek beni uyarmıştı. İyi ama neden öyle bir rüya görmüştüm? Kimseye güvenmeyecektim ama kaçırılırken ve tanımadığım kişilerin arasında güvensizlik kurtarır mıydı beni? Kaderimde ne vardı? Bu mümkün müydü? Eğer mümkünse böyle bir şeyden nasıl kurtulacaktım? Kafam tamamen allak bullaktı. Şu an bir tane adamın kolları arasındaydım. Boğazıma bıçak dayamıştı. En ufak hareketimde şah damarımı kesebilirdi. Hızlı hızlı nefes alıyordum. Kollarım yanımda sallanırken gözlerim yalnızca Arthur’un gözlerindeydi. Bana endişeyle bakıyordu. Saf bir endişe ile. Arthur benim için endişeleniyor muydu? Hemen çaprazımda diğer adam vardı. O da kendini savunmak için Arthur’a bıçak doğrultuyordu. Bu adamlar Rus idi. Benimle aynı kanı taşıyorlardı. Aynı ülkenin vatandaşıydık. Onu geçtim aynı yerde büyüdüğüm adamlardı. Sahiden benden bu kadar mı nefret ediyorlardı? Arthur’un kaşları çatıldı. Bakışlarında hiç görmediğim büyük bir öfke vardı. Deniz mavisi gözleri şimdi fırtınaya yakalanmış bir mavilikteydi. Öyle ki az sonra o deniz mavisi gözleri taşacak gibiydi. Arthur bana doğru bir adım attığında beni rehin alan adam bağırdı. “Yaklaşayım deme! Yoksa kız ölür.” Arthur olduğu yerde kaldığında önce arkamdaki adama daha sonra bana baktı. Bakışlarımda ne gördü bilmiyorum ama bu onu daha da öfkelendirmiş gibiydi. Arthur tekrardan arkamdaki adama baktı. “Ne yaptığını sanıyorsun sen? Kızı derhâl bırak yoksa,” arkamdaki adam gür sesiyle Arthur’un sözünü kesti. “Yoksa ne? Onu korumak mı istiyorsun? İzin vermiyorum. Bu kızın kim olduğunu biliyor musun sen? Bu kız lanetli! Ölmesi gerekiyor.” Boğazıma dayadığı bıçağı biraz daha bastırdı. Bu sefer nefes almayı tamamen bırakmıştım. Öfke ve korku tüm bedenimi esir almıştı. Kolumda hissettiğim yoğun sızı ile kolumdaki izin aktifleştiğini anladım. Ben her üzüldüğümde, korktuğumda ya da öfkelendiğimde bu mu olacaktı? Bu izle benim bağım neydi? Gözlerimi kapattım bir süre. Ne yapacağımı bilmiyordum. Arthur öfkeyle soluduğunda “Kız ölünce ne olacak? Siz yaşayacağınızı mı sanıyorsunuz? Bu kızı bırakmazsanız eğer sizi köpekbalıklarına yem edeceğime ant içerim!” dedi. Çaprazımdaki adam Arthur’a doğrulttuğu bıçağı ani bir hamleyle bana doğrultunca gözlerimi kapattım. Tekrar açtığımda kalbimin hizasına gelen bıçakla göz göze geldim. “Önce kızı alacağız. İnsanlar rahat bir nefes almadan ölmeyeceğiz!” diye bağırdı çaprazımdaki adam. Arthur etrafına baktı. Kimseyi göremeyince kaşlarını çattı. “Bakın, kimse yok burada. Siz kızı bırakın ben de bu olanları unutayım.” dedi. Kaşlarımı çattım. Tabii ki de yalan söylüyordu. Ne bu olanları unutacaktı ne de şu anda yalnızdık. Boğazımdaki bıçağa kısa bir bakış attıktan sonra Arthur’a döndüm. Arthur’un da bakışları bana döndüğünde bakışlarında bana karşı bir merhametin olduğunu gördüm. Arthur bir adım öne gelip elini uzattı. “Hadi, verin bıçaklarınızı. Sonra ne siz zarar görün ne de o kız.” kendini katmamıştı, kendine oldukça güveniyor olmalıydı. “B…