21. Güven
Yazar: Tuğçe

Yeniden herkese merhaba. Güneşin doğmadığı, kaosun hiç bitmediği o hikâyeye hoş geldiniz. Bu yaz gününde sizi biraz olsun serinletmesini umuyorum. Bu hikâye bitecek belki ama karakterler her zaman bizlerle olacak. Bu hikâyeyi yazarken bu karakterleri o kadar benimsedim ki... Hepsi sanki çocuğum gibi. Anya Morozova ve Magnus Skar'ın hayatını son kez okuyacağız. Ve son bölümde sürpriz bir karakterimiz olacak :) Ve unutmayın: İnsanı hep en yakınları bu kadar mahveder. İyi okumalar dilerim... ----- Okumadan önce şarkıları açmayı unutmayın. Şarkı: Balmorhea, The Winter " Kimseye güvenme. " Aklımda kalan son cümle buydu. Ben hatayı annemi dinlememekle yapmıştım. İnsanı en çok sevdikleri yaralardı. Ve ben bunu çok geç fark etmiştim. Üzmez dediklerin üzer, yapmaz dediklerin ise yapardı. Ben bunu anlayamamıştım. Kalbimde filizlenen o aşk tohumu, dönüp dolaşıp beni sarmıştı ve şimdi boğuluyordum. Kendi kendimi mahvetmiştim. Babam merhametin iyi olduğunu söylerdi. Ama bu merhamet bana fazlasıyla yabancıydı. İnsanların kötü olduğu bir zamanda merhamet etmemeliydim. Çünkü herkes birbirini acımadan yaralardı. Ben kendi katilime aşık olmuştum. Şimdi hangi güç gelip de beni toplayacaktı, bilmiyorum. Bir daha eski ben olabilecek miydim onu da bilmiyordum. Beni öldürmüşlerdi. Benimle birlikte içimdeki o kız çocuğu da yerle yeksan olmuştu. Canım acıyordu ama canımı acıtan şey kalbimdeki hançer değildi. Bana bunu yapanın sevdiğim adam olmasıydı. Beni en çok neyin incittiğini bilmiyordum. Söyledikleri mi, yaptıkları mı, yoksa bütün bunları ondan beklememiş olmak mı? Ona kızgındım. Evet. Ama kızgınlığım bile kırgınlığımın yanında sönük kalıyordu. Çünkü insan düşmanından gelen darbeye hazırlanırdı. Ben ise darbeyi, kalbimi emanet ettiğim adamdan almıştım. İçimde bir yer hâlâ onun bunu yapmış olabileceğine inanmıyordu. Sanki birazdan karşıma geçip her şeyi açıklayacak, ben de aptalca bir rahatlamayla ona inanacaktım. Ama o gelmeyecekti. Ve ben, her hatırladığımda aynı yerimden yeniden bıçaklanacaktım. Asıl acıtan, beni incitmesi değildi. Beni incitebilecek kadar yakınımda olmasıydı. Ona kızamıyordum bile bazen. Çünkü insan sevdiğine ne kadar kırılırsa kırılsın, sevgisinin bir parçası hâlâ onun tarafında kalıyordu. Benimki de kalmıştı. İşte bundan nefret ediyordum. Kalbim ondan vazgeçmek istiyor, ama her seferinde onu hâlâ sevdiğini hatırlatıyordu. Ve ben, sevdiğim adama değil... onun beni sevdiğine inanan halime kırgındım. Uyanmak istemiyordum. Uyanırsam hissedeceğim kırgınlıktan korkuyordum. Ragnar'dan gelmesini beklediğim saldırının Magnus tarafından gerçekleşmesi beni dumura uğratmıştı. Belki arama mesafe koysaydım, sadece amacıma odaklansaydım bunların hiçbiri olmayacaktı. Babam neredeydi? Onu çok özlemiştim. Annemden sonra benim ölümüme katlanamazdı. Keşke ona bu acıyı yaşatmasaydım. Morbus Borrealis kitabında geçen bir paragrafı anımsıyordum. “Ateşi taşıyan, en çok güvendiği el tarafından düşürülür. Onu koruyan, onu kıracaktır. Ve kırıldığı yerde yeniden doğacaktır.” Sanırım bu paragraf Magnus'un ihanetine yönelikti. Magnus'a güvenmiştim. Beni koruduğu zamanları hatırlıyorum. İlk geldiğimde zarfta beni Ragnar konusunda uyarmasını, infaz emrim geldiğinde beni kurtardığını... Hepsi yalanmış. Ve şimdi de beni kırdığını hatırlıyorum. Ne acı sözdü değil mi? ' Güvenmiştim ' demek. Güven öyle zor bir duyguydu ki, bir kere kırıldığında bir daha asla gelmiyordu. Daha sonra Magnus ile vals yaptığımız günü anımsıyorum. Bana kurduğu son cümleyi özellikle. “Benim amacım yalnızca Ravnoy’u almak. Ve önüme kim geçerse geçsin, onu ezmekten çekinmem.” demişti. “Bu kişi ben olsam bile mi?” diye cevap vermiştim ona karşılık. Ve en son “Bu kişi sen olsan bile.” demişti. Gerçekten de beni ezmekten çekinmemişti. Dediğini yapmış, Ravnoy'u almamam için beni bitirmişti. Ne kadar süredir bu haldeyim bilmiyorum. Bilincimin yavaş yavaş kapandığını hissediyorum. Kapalı gözlerim ardında sadece karanlığı görüyordum. Üzerime düşen karlar garip bir şekilde beni üşütmüyor, yakı…