13. Vals
Yazar: Tuğçe

Okumadan önce şarkıları açınız. Şarkı: Clann, Her & the Sea Ne kadar süre geçmişti bilmiyordum ama güneş çoktan batmıştı. Ravnoy’un karanlığı beni biraz daha içine hapsediyordu sanki. Kurtulmak istiyorum ama kurtulamıyordum. Daha fazla dibe çöküyordum sanki. Bir bataklık beni içine çekiyordu, boğazıma kadar gelen çamurlar beni boğmaya çalışıyordu. Sonra çırpınmayı bıraktım. Ben çırpınmayı bırakınca bataklık da beni içine çekmeyi bıraktı. Belki de her şeyi ağırdan almalı ve sakin olmalıyım, Ravnoy beni yutmasın diye. Etrafıma bakıyordum. Babam ve Olga bir köşede oturmuş konuşuyordu. Sakura, düşünceli bir şekilde dışarıyı seyrediyordu. Nora ise hâlâ Magnus’un yatağındaydı, uyuyakalmıştı. Arthur ise hemen başucunda oturmuş onu izliyordu. Bir elinde zırhının parçası olan o soğuk, ağır metal kaskını tutuyor; diğer eliyle Nora’nın saçını okşuyordu. Eli, Nora'nın ay kadar parlak teninde geziyor, sanki onu ne kadar özlediğini haykırmak istiyordu. Onu korumak ister gibi bakıyordu. Bir şey olacak diye ölesiye korkuyordu. Bakışlarım Magnus’a kaydı. Sırtını kapıya yaslamış ve kollarını önünde birleştirmiş bana bakıyordu. Bakışlarından, o gri harelerinden ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. Ama sanki, demek istediği çok şey vardı. Magnus'a bakarken bir bataklığa bakıyordum sanki. Magnus’un o siyahın griyle bütünleşmiş gözleri bir fırtınayı andırıyordu. Magnus Skar benim bataklığımdı. Onun bataklığına batarsam yok olacaktım, biliyordum. Ama eğer Magnus benim için o bataklığı kurutup bir çöle çevirirse yaşardım ve ben hep var olurdum. Bakışları yeşil gözlerimle kesiştiğinde belli belirsiz kaşları çatılmıştı. Bakışlarımdan ne anladı bilmiyorum ama ben de en az onun kadar ifadesizdim. Çok şey düşünüyordum ama duygularımı saklamayı küçük yaşımda öğrenmiştim. Herkes Anya Morozova’yı gücüyle ve inadıyla tanırken, ben kendimin hassas olduğumu biliyordum. Hassas, kırılgan ve üzülebilen. Güçlüydüm. Güçlü değilim demek yalan olurdu. Ölümlerden dönmeme rağmen ve bu kadar nefrete maruz kalsam bile bu beni yıldırmamıştı. Pes etmiyordum ve etmeyecektim. Sonuç ne olursa olsun... Ayağa kalkıp Magnus’un yanına ilerledim. Tam yanında durup ben de kapıya yaslandım. Bakışlarım odadaki herkesin üzerinde gezindi, Magnus hariç. Onun da bana bakmadığına emindim. “Sıkıldın mı?” diye sorunca omuz silktim. “Bu kadar aksiyon yaşamışken sıkılamam.” diye yanıtladım. Güldüğünü işittim. “Haklısın, o kadar şeyden sonra sıkılmak olmazdı.” deyince ona döndüm. “Aslında bir şeyden sıkıldım,” dediğimde Magnus’ta bana döndü. “Nedir?” aslında ne olduğunu gayet iyi biliyordu. “O kitabı istiyorum. Hayatımı öğrenmek istiyorum.” Magnus bir şey demeden gözlerimin içine bakmaya başladı. Uzun bir sessizliğin ardından “Hâlâ vazgeçmiyorsun. Daha ne olması lazım Anya? Ölecektin farkında mısın? Bırak ve zorlama artık.” kaşlarımı çattım. Bırak, pes et diyordu ama ben bu terimlerin ne olduğunu bilmiyordum. “Hayır, vazgeçmeyeceğim. Pes etmek benim genimde yok Magnus. Sen annene bir daha kavuşabileceksin, herkes bunun için bir şeyler saklıyor diyelim, öğrenmeye çalışmaz mısın?” Magnus’un çenesi kasıldığında sertçe yutkunduğunu gördüm. “Evet, öğrenmeye çalışırım.” dediğinde sesi fısıltı gibiydi. Bakışlarım onun gözlerinde oyalandığında kafamı sağa yatırdım. “Ben de hayatım için, insanlık için öğrenmeye çalışıyorum.” dediğimde bakışları hak veriyor gibiydi. Bedenini bana tamamen döndürdüğünde artık birbirimizi net şekilde görüyorduk. “Dans etmeyi bilir misin Morozova?” kaşlarımı yukarı kaldırdığımda açıkçası şaşırmıştım. Böyle bir soruyu beklemiyordum ve bana soyadımla ilk defa seslenmişti. “Evet, biliyorum. Vals yapıyorum, neden?” Magnus’un dudağının köşesi kıvrıldı. “Sana yardım edeceğim ama bir şartım var.” dediğinde kaşlarımı çatmıştım. “Bana bir günlük insan gibi hissetmemi sağla. Çünkü ben çok robotlaştırıldım. Benimle dans eder misin? Bana Vals öğret.” dediğinde kalbim istemsiz hızlanmıştı. Benden ona dans öğretmemi mi istiyordu? “Sana vals mı öğreteyim?” diye sorduğumda çocuksu bir hevesl…