12. Darağacı
Yazar: Tuğçe

Okumadan önce şarkıları açınız. Şarkı: Peter Ries & Violin Sky, Alone Öldürün... Tek kelime, yedi harf bir insanın hayatını belirleyebilir miydi? Belirleyebilirmiş. Bir insanı öldürmek o kadar mı basitti? Bir insanın canını yakmak o kadar kolay olmamalıydı. Kimse kimseden üstün değildi. Öyleyse bir insanın ölmesi gerektiğine nasıl bir insan karar verebilirdi? Tanrıdan başka kim alabilirdi bir insanın canını? Ragnar’ın ve çevresindekilerin sadece kendilerine inançları vardı. Fakat ben bunu kabul etmiyordum. Edemezdim. Sonum böyle mi olacaktı? Doğru yolu bulmam lazımdı. Bulamamış mıydım? Nerede yürüyordum ben? Yaptığım bütün her şey boşuna mıydı? Yanlışı mı seçmiştim? İncecik bir ipin üstünde yürüyordum ve en ufak bir adımımda ya ip kopacaktı ya da karşıya geçecektim. Peki bunlardan hangisini yapacaktım? Böyle ölmemem gerekiyordu. Ölümüm bunların elinden olmaması gerekiyordu. Beni şu an bulunduğum duruma getiren merhametim miydi? Ama merhamet hiç umut olmadığı zaman kullanabileceğim bir şey değil miydi? Bunu bana babam demişti. Annem görüyor muydu beni şu an? Başarısızlığımı görüyor olmalıydı. Annem beni izlerken ne hissediyordu acaba? Şefkati mi? Hüznü mü? Yoksa öfke mi? Hangisiydi bilmiyorum ama tek bildiğim canımın yandığıydı. Korkmuyordum. Ama başarısız olmam beni mahvediyordu. Böyle bitmemeliydi. Böyle bitemezdi. Ya da bu bir başlangıç mıydı? Bilmiyorum. Kalbimin sıkıştığını hissediyordum. Annem bana kızıyordur eminim. Çünkü ben de kızıyorum kendime. En çok ne üzerdi bilmiyorum ama kendime yetersiz görünmem beni mahvediyordu. Daha farklı olabilirdi her şey. Daha normal, daha bilindik ve daha iyi. Normal bir yaşamım olsun istemişimdir hep. Diğer çocuklar gibi gülüp eğlenmeyi, koşmayı ve mutlu olmayı. Bir okula gitmeyi, sirke gitmeyi ve dans etmeyi. Bir arkadaşım olsun istemiştim. Okuma yazmayı bile bana babam öğretmişti. Okulun ne olduğunu bilmiyordum bile. Bir çocuğun hakkı olan ne varsa hepsini söküp atmışlardı. Beyaz Ateş salgını olmadan, özgürce nefes alabilmeyi isterdim. Güneşin açmasını isterdim. Her zaman soğukla karşılaşmak ve kar fırtınası görmek istemezdim. Bir anne isterdim. Her çocuğun bu ihtiyaçlarının karşılanıyor olması lazımdı. En azından bir annesi olması lazımdı. Ama ne bir annem vardı ne de doğru düzgün yaşayabildiğim çocukluğum. Bizler çocuk olmamıza rağmen hep büyükler gibi düşünen, büyükler gibi davranan kişilerdik. Bunda en önemli rol oynayan ise; yanlış yerde, yanlış zamanda doğmuş olmamızdı. Hayatım hep saklanmakla geçmişti. İnsanlardan, hastalıktan ve kötü olan her şeyden. Bir çocuk, kötülüğün ne olduğunu bilmemesi lazımdı o yaşlarda. Doya doya yaşamalıydı çocukluğunu. İşlememeliydi kalbine korku. Ama hiçbir çocuk, tam anlamıyla çocuk olamamıştı. En azından anneleri vardı. Benim ise annem de yoktu. Tıpkı yaşamaya hakkım olmadığı gibi. Başka bir zamanda doğup annemle vakit geçirebilmeyi isterdim. Bana sarılsın, saçlarımı okşasın, uyumadan önce masal anlatsın ve beni daima sıcak tutsun... Ama olmamıştı. İnsanlar benden nefret ederken bile ben onlardan nefret edememiştim. Birinden nefret etmek için bir sebebe ihtiyacınız olması gerekmez miydi? İnsanlar benden sebepsiz yere nefret etmişlerdi. Kimseye bir kötülük yapmamama rağmen o insanlar bana olan öfkeli bakışlarını bir an olsun yumuşatmamıştı. İstediğim çok şey vardı ama ne onlar gerçek olabilirdi ne de ben artık onları isteyecek kadar çocuktum. Büyümüştüm. Yirmi beş yaşındaydım. Çocukken istediğim şeyler şu an kalbimde bir iz olarak kalmıştı. Artık istemiyordum ama burukluğunu da yaşamıyor değildim. Bakışlarım Ragnar’dayken ifadesizliğimi korudum. Ölecektim ama yine de itaat etmeyecektim. Hoş, şu durumda itaat etsem de etmesem de öldürülecektim. Muhafızlar kollarımdan tutup beni geriye çektiklerinde bile bakışlarımı Ragnar’ın gözlerinden ayırmamıştım. Kalbimin acıdığını hissediyordum. Çok acıyordu, çok sızlıyordu kalbim. Babamı son kez görmek istiyordum. Aklımda bir ton düşünce, kalbimde hiçbir duygu ve yüzümde ifadesizlikle odadan çıkarılmıştım. K…