10. Ragnar'ın Gerçek Yüzü
Yazar: Tuğçe

Okumadan önce şarkıları açınız. Şarkı: A Tergo Lupi, Irae İnsan ne zaman anlardı çaresizliği? Kurtulmanın bir yolunu bulmuşken tekrar dibe çekildiğinde mi? Yoksa boş yere umutlandığında mı? Hangisi daha çok çaresiz hissettirirdi bilmiyorum ama ben doğduğumdan beri çaresizlik dışında bir duyguyla tanışmamıştım. Başlarda insanların bana olan bakışları çaresiz hissettirirken şimdi kendim hakkımda bilgi edinmek için çabalarken, bu çabamın boşa çıkması çaresiz hissettirmişti. Doğruyu seçmem gerekiyordu. Doğruyu seçtiğimi sanırken farkında olmadan yanlışı mı seçiyordum? Tam her şey yoluna girecek derken daha da berbat hâle gelmişti. Mürdüm renkli, benim hayatımı anlatan o kitabı almak için gelmiştik ama tuzağa düşmüştük. Üstelik kendimle birlikte, hiçbir suçu olmayan Nora’yı da yakmıştım. Şimdi ölecek miydik? Yoksa yok mu edilecektik? Hangisiydi daha korkunç olan? Bilmiyorum. Ama tek bildiğim bir şey varsa bu, korkmadığımdı. Onların karşısında dizlerim titreyecekse, ölmeyi yeğlerdim. Asla boyun eğmeyecektim. Ne olursa olsun başımın çaresine bakacak, kendim hakkımda bütün bilgiye erişecektim. Ölecek miydim? O zaman gururumla ölecektim. Asla bu gaddar insanlara karşı boyun eğmeyecektim. Bakışlarım Magnus’un gri gözlerinden bir an olsun ayrılmıyordu. Onun gözleri de benimkinden başka bir yere sapmıyordu. Tepkimi ölçüyor olmalıydı. Korkup korkmadığımı, itaatle itaatsizlik arasında kalıp kalmadığımı görmek istiyor gibiydi. Korkmuyordum, itaat dâhil etmiyordum. Aklımdan geçen tek düşünce: Buraya geleceğimizden nasıl haberi olduğuydu. Yanlış değilsem bizi kimse görmemişti. Buraya geleceğimizi yalnızca Nora ve ben biliyorduk. Acaba odanın önünde durup ona baktığımda beni mi görmüştü? Sanmıyorum. Bakışları bir an olsun yemek masasından ayrılmıyordu. Bakışlarım Arthur’a döndüğünde o da bana döndü. Kaşlarını çatmış kafasını iki yana sallıyordu. Daha sonra Nora’ya döndüğünde bakışlarına büyük bir korku uğramıştı. Hâlâ Nora’yı seviyordu değil mi? Onun için endişeleniyordu ve onu buraya getirdiğim için bana kızgındı. Şu an yenilmiş olabilirdim ama bu omuzlarımın düşmesi için bir engel değildi. Asla yılmayacaktım. Güçsüz görünmeyecektim. Ağlayacak mıydım? Bunu kimse yokken yapacaktım. Omuzlarım mı düşecekti? Bunu da kimse yokken yapacaktım. Kimse asla Anya ne hissediyor bilmeyecekti. Onlar yalnızca güçlü yanımı göreceklerdi. Güçsüz yanımı ise yalnızca ben bilecektim. Magnus’un adımları bana doğru ilerlediğinde bakışlarım gözlerinden elindeki kitaba kaymıştı. Ben neydim de bu kadar korkuyorlardı? Kendimi bildiğim zaman ne olacaktı da bu kadar önlem alınıyordu? Madem tehlikeliydim, neden beni kaçırmışlardı? Tam karşımda durduğunda bakışları gözlerimde gezindi. Dudaklarında ne kadar keyifli bir ifade varsa, bakışları bir o kadar ifadesizdi. Asla gerçek düşüncesinin ne olduğunu anlamıyordum. “Bu kitap için büyük bir yasağı çiğnediğinin farkında mısın?” diye sordu. Sesi derinlerden geliyordu sanki. Bakışlarım kısa süreliğine Nora’ya kaydı. Bakışları yalnızca bendeydi. Korkmuş görünüyordu ama bu korkunun sebebi kendisi değildi. Bendim. Bana bir şey olmasından korkuyordu. Tekrar Magnus’a döndüm. “Umurumda değil. Ben gerçekleri bilmek istiyorum.” Magnus’un dudaklarındaki keyif uzaklaştı, yerini korkutucu bir ifadesizlik aldı. “Gerçekler... Bazen gerçekleri bilmemek daha iyidir Anya.” ismimi söylemişti. Kızılın Kızı ya da Kızıl Prenses dememiş, ismimle seslenmişti. Bunu genelde sinirlendiğinde ya da ciddi bir şey olduğunda yapardı. “Neden? Kendimle ilgili gerçekler sizi neden bu kadar korkutuyor?” diye sorduğumda kafasını iki yana salladı. “Korkmak mı? Ben korkmuyorum Anya.” kafamı sola yatırdım ve cümlesinin devamını bekledim. “Benim dışımda herkes korkuyor.” dediğinde kaşlarım havaya kalktı. “Peki, sen neden korkmuyorsun?” gülümsedi. “Çünkü gelecekte zarar gören ben olmayacağım. Benim dışımda herkes mahvolacak.” dudaklarım aralandığında şaşkınlıkla ona bakıyordum. Hâlbuki en çok zarar görmesini istediğim kişi oydu, Magnus’tu. “Nereden biliyorsun?” diye…