°Bölüm 5°
Yazar: Efli

Kulak yırtan, ince, tiz bir sesle uyanmak zorunda kaldığımda gözlerimi ovuşturarak uyku mahmuru gözlerimi zorlukla açtım. Odanın içini tavaf ederek elindeki demir kaşıkla tencerenin alt kısmına vuran Can'ı gördüğümde Yiğit'in sesini duydum. "Şunu yapmayı kesmezsen o tencereyi kafanda parçalayacağım." "Hayatımda hiç bu kadar güzel uyandırılmamıştım ikiz. Lütfen bunun özel olması için bir daha yapma." "Tencereye zarar gelirse o tencerenin yenisini alana kadar gözüme gözükme." dedi ablam uykulu bir şekilde. Şu haldeyken bile nasıl o demir parçasını düşünüyor, aklım almıyor. Can onları umursamayıp tencerenin altına vurmaya devam edince Yiğit bir hışımla yataktan çıkıp Can'ın üstüne atladı. Can'ı kolunun altına aldığında Can'ın elinden aldığı tencereyle kaşığı ablama uzattı. Yiğit’ten zar zor kurtulunca elini saçına atıp hafif karıştırarak "Neyse," dedi. "Sizi bu kadar güzel bir şekilde erkenden uyandırmamın sebebi..." dedikten sonra ağzıyla kalp atışı sesi yapmaya çalıştı. "Tatil alışverişine gidiyoruz!" Ellerini çırparak kendi kendine bağırarak kendine tezahürat yapmaya başlayınca susması için yastığımı kafasına fırlattım. Tam on ikiden vurduğumda koca adama benim yumuşacık, kuş tüyü yastığımın hiçbir etki etmeyeceğini unutmuştum. Evde birbirinden hormonlu iki devle yaşıyordum. Can yastığı eline alıp bana bakarak yattığım ranzanın merdivenlerine doğru gelince korkuyla çığlık attım ve diğerlerinden yardım istemeye başladım. "Abla!" "Yiğit!" "Naz!" Hiçbiri benim yardım çığlıklarımı umursamazken kaçabileceğimi sanıp Can gelmeden merdivenlerden aşağı indim. İndim inmesine ama bir elin saçımı tutmasıyla acıyla ağlamaya başladım. Can yanımda tek dizini kırıp dizlerinin üzerine çöktü. Üstte tuttuğu dizinin üstüne de beni oturttuğunda saçlarımı okşamaya başladı. "Benim güzel kardeşim, çekmedim bile saçını. Ağlama lütfen. Ağlamazsan sana şeker alırım." Şeker mi? Çocuk mu kazandırdığını sanıyordu bu? Ağlama rolünden çıkıp dilimi çıkardım ve koşarak mutfaktaki adanın arkasına geçtim. "Seni küçük cadı, o saçlarını teker teker yolacağım." O da adanın karşı tarafında durduğunda ikimizde anlamıştık. Saatlerce sürecek bir kovalamacanın içine girmiştik. *** Kapıyı açıp arabanın dışına ilk adımı attığımda topuklumun sesi alış veriş merkezinin kapalı otoparkında yankılandı. Üstümde askılı, kare şeklinde göğüs dekoltesi olan, etek kısmıysa kalçamın yaklaşık bir karış altında biten pembe bir elbise vardı. Ayaklarımdaysa üstünde kurdele olan beyaz topuklularım vardı. Saçımaysa yarım bağlayıp ayakkabımla aynı renk kurdeleli toka takmıştım. Maalesef ki bu kombine kırmızı rujumun olduğu bir makyaj yakışmazdı. O yüzden tozpembeye bürünmüştü makyajım. "Çocuk gibi giyinmişsin. Eline de oyuncak bebek verirsek Naz'ın küçüklüğüne dönersin." "Canım, ben sizin gibi olamayacak kadar mükemmelim." "Yalnız, ben küçükken silahlar oynuyordum. Sizin gibi bebek sesi çıkartarak evcilik oynamıyordum." "O günleri hatırlıyorum. Az kovalamadın bizi, yurdun bahçesinde elinde boncuklu tabancayla kovalıyordun." "Hatta sende elinde kamerayla Naz'ı çekip `Seni polise vereceğim!´ diye bağırırdın." "Ama birileri çekimlerimi hep baltalardı." "Çekimlerini Baltalayan Kişi" diye adlandırdığı kişinin ben olmamı umursamadan elbisemle aynı renk el çantamdan rujumu çıkarıp dudaklarıma sürdüm. Son zamanlarda dudaklarımı yemeye başlamıştım, bu yüzden de sürekli rujumu tazelemem gerekiyordu. "Bak bak, hiç de üstüne alınmıyor." Ona dönüp dilimi çıkardığımda kolunu omzuma sarıp "Ayrılalım o zaman, işi biten diğerinin yanına gelir yapalım, sonra da sizi yemeğe götürürüm. Olur mu?" dedi. "Olmaz! Yemek yemek falan istemiyorum ben." Ani çıkışım karşısında tepki göstermek yerine eğilip boyuma geldi ve gözlerini gözlerime kenetledi. "Bizim yemeklerimizden, mezelerden falan yersin. Olur mu?" Ilımlı yaklaşıma karşı ben de sakinleşmiştim. "Olabilir, ama söz vermiyorum." dedim kollarımı birbirine kavuşturarak. Yanağımdan makas alıp geriye çekildiğinde Can'la beraber uzaklaştılar. Sevinç dolu bir çığlık…