BÖLÜM 4: İLK TANIŞMA
Yazar: Mira Sezgin

Yeni bölüm geldi... Keyifli okumalar dilerim... Hayat, hiç ummadığın anda karşına bilmediğin yollar çıkarır. Kimi zaman bu yollar seni en çok korktuğun yüzleşmelere sürükler; kimi zaman, adını bile duymadığın bir kaderin içine bırakır. Bazı anlarda seçim şansın olur, bazense sadece rüzgârın savurduğu bir yaprak gibi sürüklenirsin. İşte ben, tam da böyle bir yolun başında duruyorum. Önümde açılan kaderin ne getireceğini bilmiyorum ama içimde büyüyen his, bunun sıradan bir hikâye olmayacağını söylüyor. İlk kez göz göze geldiğimizde içimde tuhaf bir boşluk açıldı. Ne hissetmem gerektiğini bile bilmiyordum. Korkmalı mıydım? Öfkelenmeli mi? Yoksa sadece kaderin beni sürüklediği yere teslim mi olmalıydım? Boğazımda bir düğüm vardı. Yutkunmaya çalıştım ama nefes almak bile ağır geliyordu. Avlunun uğultusu kulaklarımda yankılanırken, bedenim hareketsizdi ama içimde fırtınalar kopuyordu. Gözlerim ona kilitlenmişti. Yiğit Ağa. Çatık kaşları, donuk bakışları... Tanımadığım bir adamın gözlerinin içine bu kadar uzun süre bakmış mıydım hiç? Boğazımdaki düğüm çözülmedi ama içimdeki sessizlik bir anda dağıldı. "Hoş geldin, kızım." dedi babam. Sesi avluda yankılandı. Beklenmedik, yabancı bir sıcaklık taşıyordu. Sanki gerçekten beni karşılıyordu. Ama içimde başka bir şey kabardı. Kızım? İlk defa mı böyle diyordu? Yıllardır yalnızca adımla seslendiği adam, şimdi sıkıştığında bana böyle mi hitap ediyordu? Bir an düşündüm: Başı sıkışınca mı kızım oldum? Dudaklarım alaycı bir kıvrımla açıldı. Sesim biraz yükseldi, biraz sertleşti. İçimde beliren öfke, kelimelerime keskin bir tını verdi. "Hoş mu geldim?" Sözlerim havada asılı kaldı. Bekir Ağa’nın yüzündeki ifade değişti mi, yoksa ben mi öyle görmek istedim? Sessizlik kısa sürdü ama yetti. Avludaki uğultunun altında, ses tonumun ağırlığını hissettim. Babamın kaşları anında çatıldı. Yüzündeki gerginlik belirginleşti; sanki biraz önce söylediği söze pişman olmuş gibiydi. Sert bir nefes aldı, sesi avluda yankılandı. "Evet, hoş geldin. Yeni hayatına adım attın." dedi. Gerçekten buna böyle mi inanıyordu? Boğazımdaki düğüm artık çözülmekten çok, içimde büyüyen öfkeye dönüşmüştü. "Yeni hayatım mı?" Sesim eskisinden daha sert çıkmıştı. Babamın yüzüne dik dik baktım—onun duruşundaki o katılığı delip geçmek istercesine. "Benim zaten bir hayatım vardı, sen beni buraya çağırana kadar." Avludaki hava ağırlaştı. İçimdeki öfke dalga dalga yükselirken, gözlerimi babamdan ayırmadım. Sanki o an, yıllardır içimde biriken bütün sorular ve hesaplaşmalar kelimelerime sığacakmış gibi hissediyordum. Babam başını hafifçe kaldırdı, gözlerindeki sertlik derinleşti. Bir an bile tereddüt etmeden konuştu: "Evet, vardı. Ve bitti. Artık buradasın." İçimde yükselen öfkeyi bastırmadan, gözlerimi babamdan ayırmadan cevap verdim: "Burada olmamı istedin, ama ne yapacağımı sen seçemezsin." Sözlerimden sonra bir an duraksadım. İçimde derinleşen bir his, bu avluda benim için çizilmeye çalışılan kadere direnmenin tam zamanı olduğunu söylüyordu. Arkamı döndüm. Bedenim dimdikti, adımlarım tereddütsüz. Kapıya doğru yürümeye başladım; avlunun uğultusu ardımda kaldı. Tam o an, arkamdan gelen sert bir sesle duraksadım: "Eğer gidersen, kardeşin Zeynep’i evlendireceğim." Donakaldım. Yavaşça başımı çevirdim, gözlerimi babamın yüzüne diktim. Artık kaçacak bir yol bırakmıyordu. Babam, sinirini bastırmadan sözlerine devam etti: "Ama bilirim, Zeynep de senin gibi asidir. Bana karşı çıkacaktır. Ama başka yolu yoktur. Yoksa abin ölür." Nefesimi tuttum. Başımı hafifçe eğip yerdeki abime baktım. Yüzündeki mahcubiyet, gözlerindeki o derin korku… Bana sessiz bir özür sunuyordu. Ama ben özür istemiyordum. Birkaç adım geriye çekildim; bedenim ağırlaşmıştı. Başımı kaldırdığımda Zeynep’i gördüm. Gözyaşları yanaklarına akıyordu ve başını iki yana sallıyordu. Hayır. Hayır. Babam, sesini keskinleştirerek son sözünü söyledi: "Şimdi, ne yapacağını kendin seç." Öfkem içimde daha da büyüdü. Çaresizlikle boğuşurken ne yapacağımı bilmiyordum. Ama bir seçim yapmam gerekti…