BÖLÜM 1: BEKLENMEDİK ÇAĞRI
Yazar: Mira Sezgin

Yeni romanımla karşınızdayım. Umarım beğenirsiniz. Keyifli okumalar dilerim. Başlama tarihinizi yazabilirsiniz 👉🏻 Hastanenin metalik kokusu, maskemin altından ciğerlerime işlerken, gözlerimi hastanın açık göğüs kafesine diktim. Zaman, burada farklı akıyordu. Dışarıda zaman ağır aksak akarken, ben saniyelere sığan kararlar veriyordum. Neşter elimde sabit duruyordu. Kaslarımın her kıpırdanışını bilinçli yönetiyordum. Elimde bir insanın hayatı vardı. Hatalı bir kesim, geri dönüşü olmayan bir kayıp demekti. Ne var ki, her şey yolundaydı. Nabız normaldi, solunum stabildi. Düzgün ilerliyorduk. Sonra… alarm çaldı. "Kan basıncı hızla düşüyor!" Hemşirenin sesi, sessizliği delip geçti. Monitördeki çizgiler dalgalanmaya başladı. Hayır, hayır. Kalbimin tam ortasına keskin bir sancı saplandı. Ellerimi masaya sabitledim. Böyle gitmemeliydi. "Nabız zayıflıyor! Kalp duruyor!" Saniyeler içinde her şey değişti: Hastanın vücudu, ölümün eşiğindeydi. Gözlerimi kapadım. Hızlı düşünmeliydim. "Adrenalin! Çabuk!" Göğüs kemiğine bastırdım. Bir. İki. Üç. Şimdi değil. Şimdi kaybedemeyiz. "Şok hazırlansın! Voltaj artırılsın!" Gözlerim monitörde. Hiçbir şey yoktu. Çizgiler ölü, sessizlik sağırdı. "Üç... iki... bir... ŞOK!" Sessizlik. Sonra… hâlâ sessizlik. "Yine! Daha güçlü!" "Üç... iki... bir... ŞOK!" Bir bip sesi… ardından bir tane daha, bir tane daha. Kalp yeniden atmaya başladı. Bütün vücudum gevşedi, ama içimde fırtına hâlâ sürüyordu. Maskemi çıkardım. Alnımdaki teri sildim. Hasta yaşıyordu. Ama içimde tuhaf bir sıkıntı vardı. Nedensiz bir huzursuzluk. Sessiz adımlarla koridora çıktım. Gece boyunca süren ameliyatlar… Saatlerin birbirine karıştığı bu hastane dünyası, artık alıştığım bir düzendi. Adımlarım soğuk zeminde yankısız kayıp gidiyordu. Ameliyathaneden çıkalı sadece birkaç dakika olmuştu. Ama, hâlâ avuçlarımın içinde nabız atıyormuş gibi hissediyordum. Kalbimin atışları, kurtardığım hayatın monitöründeki ritme karışmıştı. Hastane uğultusu kulaklarımda yankılanıyordu. Hemşirelerin yumuşak konuşmaları, bilgisayar klavyelerinin ritmik sesi, uzak bir odadan yankılanan, ekranda akan raporların sesi… Tüm bunlar, benim bu dünyaya ait olduğumu hatırlatıyordu. Odama yaklaştıkça, sırtımdaki gerginlik biraz çözüldü. Kapıyı açtım, içeri adım attım, derin bir nefes aldım. Masama yöneldim. Sandalye vücudumu sarar sarmalamaz, yorgunluğun iliklerime kadar indiğini fark ettim. Ameliyat bitmişti. Hasta, hayata geri dönmüştü. Masama yaslanıp derin bir nefes aldım. Bu odada, bu şehirde, artık Zümrüt Aksoy’dum. Ama buraya nasıl geldiğimi düşündüğümde, içimde eski bir anı canlandı. Ben bir doktordum. Ama sıradan bir doktor değildim. Henüz 27 yaşında, buna rağmen başarılı bir genel cerrahtım. İstanbul’un en prestijli hastanelerinden birinde, genç yaşımda adımı duyurmayı başarmıştım. Tıbbi müdahalelerimdeki kararlılığım, soğukkanlılığım ve vakalara olan mutlak bağlılığım sayesinde, meslektaşlarım arasında saygı kazanmıştım. Yalnızca bu muyum? Bu kimliği kazanmak için nelerden vazgeçtiğimi düşündüğümde, geçmişten gelen sesler zihnimi dolduruyordu. Mardin. Çocukluğumun toprak yolları, avludaki gül kokuları, evin taş duvarlarının ardındaki sessiz sohbetler… Üniversite sınavı sonuçları açıklandığında, o evde büyük bir sessizlik olmuştu. Babam bir şey söylememişti. Ama sessizliği, kelimelerin anlatamayacağı kadar çok anlam taşıyordu. "Sen gitmelisin, Zümrüt." Bunu söyleyen abimdi. Hiç tereddüt etmeden bana destek oldu. Beni okutmak istedi, hep yanımda oldu. Babam ise sessizdi. Karşı çıkmadı, ama destek de olmadı. Annem… O, beni hep güçlü görmek istedi. Kendi ayaklarımın üzerinde duran bir doktor olmamı istiyordu. Ve sonunda başardım. İstanbul’un en iyi üniversitesinde okudum, en prestijli hastaneye girdim, kendi yolumu çizdim. Bazen, geçmişe döndüğümde... Gerçekten kim olduğumu sorguluyordum. Ben bir cerrahtım. Ben bir ablaydım, bir kız kardeştim. Ama her şeyden çok, sadece kendim olmak isteyen bir kadındım. Başımı kaldırdım. Gece bitmişti. Masamdaki belgeleri toparladı…