22. Bölüm: "Resimler ve Renkleri"
Yazar: Elif Yavuz

Bir yandan korkun bir yandan umudun varsa iki kanatlı olursun. Tek kanatla uçulmaz zaten. — Hz. Mevlâna 22.Bölüm: “Resimdeki En Güzel Renk” Bu savaşı biz kazanacağız. Bu savaşı biz kazanacağız. Bu savaşı biz kazanacağız. Dünden beri aynı cümle zihnimin bütün odalarında deli gibi dolaşıp duruyordu. Cümleyi oluşturan her bir harf, zihnimde bir kuş misali uçuyor ve sonunda aynı cümle olarak kalbimin ucuna konuyordu. Bu cümle benim için, kalbim için çok değerliydi. Kaybetmediğim umutlarıma rengârenk çiçekler açtırmıştı. Çünkü bu güzel cümle Eymen’in iki dudağının arasından kalbime dökülmüştü ılık ılık. Eymen umudunu kaybetmiyordu. Ve artık umudunu, ağzından çıkan her kelimenin üzerine işliyordu. O, ölümü beklemiyordu artık. O, sevdiğim adam, artık benimle beraber savaşıyordu. Benim için. Bizim için. Savaşıyorduk. Biz diyordum çünkü onunla ben artık biz olmuştuk. Bunu biliyor, bunu hissetmenin mutluluğunu kalbimin en derin yerinde yaşıyordum. Şu an deli gibi dans edip bağıra bağıra şarkı söylemek istiyordum ama okulun bahçesi bunun için pek uygun bir ortam olmadığından sevincimi sessizce içimde yaşıyordum. “Abi, sabah sabah okul mu olur ya? Öğrenciye eğitim değil, çile resmen.” Naz’ın esneyerek söylediği sözlerle düşüncelerimden sıyrılıp kafamı ona çevirdim. Kampüs yolunda, okul binasına doğru yürüyorduk. Naz bir kere daha esnediğinde güldüm. “Uykunu alamadın mı sen?” Bana bakıp bıkkınlıkla gözlerini devirdi. “Oradan bakılınca belli olmuyor mu da soruyorsun?” “Immmmm…” dedim düşünceli bir sesle. “Uykulu ve öfkeli.” Naz sızlanmaya benzer bir ses çıkardı. “Gençliğimizi elimizden alan eğitim sistemine müsaade et de öfkeli olayım, sarı şeker.” “Az daha abart.” dedim dalga geçerek. Eliyle beni geçiştirdi. “İlişme bana.” Derin bir nefes aldı. “Uykumu açmakla meşgulüm.” “İşinin adı neydi? Niye geç uyudun?” Masum bir surat ifadesiyle tekrar bana baktı. “Sabaha kadar ders çalıştım. İnanır mısın, kitapların üzerinde uyuyakalmışım.” Kaşlarımı havalandırdım. “İnanmam.” dedim. “Beşik salladım deseydin ona daha çok inanırdım.” “Ya sarı şekerim benim.” Diyerek kolunu omzuma attı. “Nasıl da tanır arkadaşını.” Yanağından makas aldım. “Kaç yıllık hukukumuz var, Naz. Müsaade et de tanıyayım.” İkimiz de gülerek yürümeye devam ederken çardakta oturan Seda’yı görünce rotamızı ona doğru çevirdik. “Günaydın Seda.” Yanına otururken Seda, dudaklarına götürdüğü bardağı geri çekip masaya bıraktı. “Günaydın kızlar.” Ben Seda’nın karşısına otururken Naz da onun yanına geçti. Naz bedenini Seda’ya döndürdü. “Sen iyi misin, Seda?” Seda bana bakıp ne iş dercesine göz kırptı. Ben de anlamadım dercesine dudağımı büktüm. Seda bakışlarını tekrar Naz’a çevirdi. “İyiyim Naz… Niye?” “İyisin yani…” dedi Naz. “Dur, bir de ateşine bakayım.” Elini Seda’nın alnına bastırdı. Birkaç saniye sonra başını salladı. “Ateşin yok. Gerçekten iyisin.” Seda, Naz’ın elini alnından çekip itti. “Ne yapıyorsun ya? İyiyim diyorum.” Naz muzip bir şekilde bana bakıp tekrar Seda’ya döndü. “Kafanı kitaplara gömmemişsin de hasta mısın acaba diye endişelendim.” Ben gülerken Seda gözlerini devirdi. “Salak, ben de bir şey diyorsun sandım.” Ellerimi masanın üzerinde birleştirip bakışlarımı Seda’nın kahve dökülen eline indirdim. “Sahi, elin nasıl oldu Seda?” Seda da eline baktı. “Daha iyi canım.” Naz elini, “tüh” dercesine diğer elinin üzerine vurdu. “Görüyor musun? Şoktan onu sormayı unuttum.” Seda, Naz’ın bu tatlı hâline kayıtsız kalamayarak yanağını sıktı. “Sordun varsayıyorum, Naz.” dedi gülerek. “O gün Ali ile revirde ne oldu peki?” Soruyu sormamla Seda’nın yüzündeki ifade anında değişti. İçimi pişmanlık duygusu kapladı. Sıkıntılı bir nefes veren Seda konuşmak için dudaklarını araladığında Naz araya girdi. “İti an, çomağı hazırla.” Gözleriyle karşıyı işaret etti. İkimiz de Naz’ın gösterdiği yere döndüğümüzde bize doğru gelen Ali’yi gördük. Ali yanımıza gelmeden Naz’a döndüm. “Ali bizim arkadaşımız Naz. O kötü biri değil. Öyle tabirler kullanma.” “Evet Naz, benim için sen onunla bozma aranı.” diye…