14. Bölüm: "Ömrün Kumbarası; Kalp"
Yazar: Elif Yavuz

14. Bölüm: “Ömrün Kumbarası; Kalp” Zihnimin topraklarında geziniyorsun yalın ayak. Bastığın her yer bahar, bahçe… Ne çok şeyi bekliyorduk değil mi bu hayatta? Ömrümüz hep bir şeyleri beklemekle geçiyordu. Kışın sonunda baharın gelmesini bekliyorduk dört gözle. Ağlayarak uyuduğumuz karanlık gecelerin sonunda gözlerimizi aydınlık ve umut dolu sabahlara açmayı bekliyorduk sabırla. Sevdiklerimizle birlikte geçireceğimiz mutlu günlerin gelmesini bekliyorduk özlemle. Bekliyorduk işte… Belki de böyle tüketiyorduk ömrümüzü; beklemekle. Şu anda da sıramda oturmuş, sağ elimin avuç içini yanağıma bastırmış bir vaziyette hocanın gelmesini bekliyordum. Son dersteydim ve bu dersi de bitirdikten sonra direkt hastaneye gidecektim. Boşta kalan elimin parmaklarını ağır ağır sıraya vurarak ritim tutturmaya başladım. Nasıl geçecekti bu bir saat? Onsuz geçirdiğim üçüncü günümdü ve vücudumun her bir zerresine onun özlemi dolmuştu. Kafamı eğerek boş sırayı izlemeye başladım. Lakin gördüğüm boş bir sıra değildi. Göz kapaklarımı yeşillerimin üzerine devirip zihnimde canlanan manzarayı izlemeye başladım. Onun kahvelerini, bana gülümsemesini, gülümserken kısılan güzel gözlerini ve dudağının kenarındaki gamzeyi izlerken dudaklarıma yerleşen gülümsemeyi kapatmak için ellerimi ağzıma götürdüm. Zira beni böyle gören insanların beni deli sanmasını istemiyordum. Bekleyeceğim. Bana telefonda böyle söylemişti, kalbimi nasıl sevindirdiğini bilmeden. Birinin seni bekliyor olması… Bu, tarifsiz bir duyguydu. Eymen kalbinin kapısını bir tık daha aralamıştı bana. En azından ben böyle hissediyordum. Onunla konuştuktan sonra telefonu göğsüme bastırıp salak salak sırıtmıştım. Öyle sıkı bastırmıştım ki kendime, sanki ona sarılıyormuşum gibi hissetmiştim. Uyuyana kadar attığı mesajı defalarca okumuştum. Hayır, tabii ki ilk mesajının ekran görüntüsünü alıp arşivlemedim! O kadar ergen miyim ben? Desem de siz inanmayın. Eğdiğim kafamı sıradan kaldırıp cama doğru çevirdim ve masmavi, parlak gökyüzünü izlemeye başladım. Gökyüzü, bize her zaman umudun var olduğunu hatırlatan eşsiz bir yaratılıştı. Göğe bakarak hayal kurmayı çok seviyordum. Onunla göz göze geldiğimiz andan itibaren ise onsuz tek bir hayalim bile olmamıştı. İki kişilik hayaller kuruyordum onu gördüğüm andan beri. İki kişilik umutlar besliyordum artık kalbimde, o hastanenin kapısından içeri adım attığımdan beri. O her ne kadar umudunu yitirmiş olsa da onun yerine de umut ediyordum. Umutlarımın, kalbimde atan kalbine bulaşmasını bekliyordum. Umutla… “Oh, neyse ki ders başlamadan girdim sınıfa.” Naz’ın sesiyle camla olan iletişimime son verip kafamı ona doğru çevirdim. İki elini de sıraya koymuş, derin derin nefes alıyordu. Kaşlarımı çattım. “Ne bu halin Naz?” Kolundan tutup onu sıraya oturttum. Saçlarını geriye atıp arkasına yaslanırken ben de yönümü iyice ona çevirdim. “Arkandan köpek mi kovaladı da böyle koştun sen?” “Ya koşmadım. Sınıfa hocadan önce girebilmek için hızlı yürüdüm.” Çatılan kaşlarım eski hâline dönerken güldüm. “Bu kadar acele etmene gerek yoktu ki. İlker hoca, on dakikayı geçmemek şartıyla geç gelenlere tolerans gösteriyor biliyorsun.” Kafasını sallayarak beni onayladı. Sonra sırtını sıradan ayırıp üzerime doğru eğildi. Gözlerini, sanki büyük bir sır verecekmiş gibi kıstı. “İlker hocanın Vasfiye gibi olmadığını biliyorum.” Sonra geri çekildi. “Ama yine de geç girmek istemedim işte.” Gülerek kafamı salladım. “Bu arada ödevi mail attın değil mi İlker hocaya?” Hayır anlamında kaşlarımı kaldırıp kafamı iki yana salladım. Naz’ın gözleri şokla açıldı. Bedenini kaydırarak biraz daha yaklaştı. “Bu bir şakaysa hiç komik değil Didem.” İşaret parmağıyla yüzünde hayali bir daire çizdi. “Bak, gülüyor muyum?” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ve yüzümdeki ciddiyeti zor da olsa korumayı başardım. “Kız, bugün ödevin teslim günüydü ve sen teslim etmediğini söylüyorsun.” İşaret parmağını bana doğru uzattı. “Sen… Sen Didem…” “Abim bilgisayarın üstüne kahve dökmüş. Bu yüzden ödevim de puf olmuş.” Sesimi…