10. Bölüm: “Dalına Tutunan Yaprak”
Yazar: Elif Yavuz

10. Bölüm: “Dalına Tutunan Yaprak” Bir umudun içinde bir hayat,umutlu bir hayatın içinde aydınlık bir yol var. Umutsuzluğa çıkan yollar ise hep karanlıklar… Naif kanatlarında bir günlük ömür taşıyan güzel bir kelebek kondu sol avucumun içine. Ona şöyle fısıldadım: “Bir günlük ömrün olmasına rağmen yine de kelebek olmak ister miydin?” O da bana şöyle cevap verdi: “Bir günlük ömrüm olmasına rağmen kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü Allah sadece küçük bedenimin taşıyabileceği ölçüde bir ömür vermiş bana. Küçük ve hafif kanatlara sahibim ve bu yüzden bir güne sığacak şekilde tüm dünyayı dolaşıyorum. Bütün güzellikleri dünya gözüyle görüyorum. Bu da bana yetiyor. Önemli olan ömrünün uzunluğu değil, o ömre sığdırdığın güzelliklerdir.” Biz insanların da çok değil, sadece üç günlük ömrümüz var. Bu üç günlük ömrü ‘ah’larla, ‘vah’larla tüketmek yerine kısacık hayatımızdaki ince güzellikleri görerek yaşarsak bu kelebek ömrü daha anlamlı, daha dolu geçmez mi? “Didem… Ben annemi bir gün buraya geldiğinde bu yatağı boş göreceği gerçeğine alıştırmak istiyorum sadece.” Bu cümle… Ah, bu cümle… Her sözü gibi bu sözü de onu esir alan zihnimin sokağında bütün gece acımasızca volta atıp durmuş ve beni uyutmamayı başarmıştı. Lakin zerre şikâyetim yoktu onun için uykusuz kalmaktan. Sadece sözleri beni derinden sarsıyordu. Her cümlesine umut ve hayal kırıklıklarını serpiştiriyordu cömertçe. Umutsuzluğu haykıran cümleleri kırılıp içime dağılıyor, dağılan parçalar yüreğime batıyordu. İçim acıyordu. İçim çok acıyordu ve elimden hiçbir şey gelmemesi canımı fena hâlde sıkıyordu. Umutsuzdu, mutsuzdu, öfkeliydi. Öfke dinerdi ama ya umutsuzluğu?.. Onun yaşayacağına dair umuda, inanmaya ihtiyacı vardı. İnsanı ayakta tutan da umut ve inanç değil miydi zaten? Birazcık inansa, birazcık umut etse… Onu düşünerek koca kampüs yolunu yarılamıştım. Duraksadım. Düşüncelerimin ruhuma verdiği ağırlığı hafifletmek için kafamı gökyüzüne doğru kaldırıp derin bir nefes aldım ve kaldığım yerden yürümeye devam ettim. Baharın geldiğini hatırlatan kuş cıvıltıları kulağımı okşarken kafamı yana çevirdim. Gözlerimin ağına takılan pembe güllerle gülümsedim ve rotamı değiştirerek onlara doğru ilerlemeye başladım. Aramızdaki mesafeye rağmen kokusuyla bile beni cezbeden güllerin yanına yaklaştım. Gözüme kestirdiğim bir gülün sapından nazikçe tuttum ve üzerine eğilerek mis kokusunu içime çektim. Yok böyle bir güzellik ya! Hayır! Tabii ki onu dalından ayırmayacağım. Her çiçek dalında güzeldir bence. “Sence de güllere biraz haksızlık değil mi, Didem?” Duyduğum sesle irkildim ve sesin sahibinden ötürü duyduğum rahatsızlıkla gözlerimi iki saniyeliğine kapatıp açtım. Üzerime düşen gölgesinden bile rahatsız oluyordum. Durduğum pozisyonu bozarak elimdeki gülün sapını usulca bırakıp yönümü ona döndüm ve bir adım geriledim. Merakıma yenik düşerek, “Anlamadım, nedir o haksızlık olan?” diye sordum. Burak, güneş ışığının yüzüne temas etmesiyle gözlerini kısmıştı. “Gülleri bile kıskandıracak derecede güzel olman,” dedi mırıldanarak. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum ve sözlerinden duyduğum rahatsızlığı ifademe taşımaktan da kaçınmadım. “Abartıyorsun, Burak,” dedim. Kaşlarını havalandırarak anında itiraz etti. “Hayır, abartmıyorum. Olanı apaçık söylüyorum, Didem.” Adımı söyleyip durma çünkü benim adım bir tek onun ağzına yakışıyor. Nezaketimden ödün verip kabalaşmak istemiyordum ama bu çocuk fazla zorluyordu beni artık. Bıkkın bir nefes verdim. “Benimle arkadaş olmak istediğini söylüyorsun ama arkadaşlar birbirlerine bu denli rahatsız edici iltifatlar etmezler. Bunun farkında olduğunu düşünüyorum.” Bana bir adım daha atmaya yeltendi fakat kaşlarımı çattığımı görünce kendini frenledi. Dik olan omuzlarını düşürdü. “Bu kadar mı rahatsız ediyorum seni?” Sesine bariz bir hüzün gölgelenmişti ama bunu umursamadım. “Bakışlarımdan, hâl ve tavırlarımdan bile anlamadıysan diyecek bir şeyim yok artık, Burak. Zira sözlerim dile getirilmekten yoruldu artık.” Yanından çekip gideceğim sırada beni dur…