ESKİ SENİ KURUT
Yazar: şarap

Boş sokaklar sizlere sürekli sizi fısıldar. Çünkü, o an sizi en net duyabilecek kişi yine sizsinizdir. Farkında olmasanız da kafanızın içindeki ses sürekli konuşur ve iyisiyle kötüsüyle boğacak biri arar, günlük hayatın telaşından duyamazsınız onu. Yalnızca ıssız ve sessiz ortamlarda yankı yapar kulaklarınızda. Şimdiye kadar kendimi sevme becerimi asla geliştiremedim. Asla kendini tam anlamıyla kabullenmiş biri olamadım. Hep bir şeyler eksikti ve şuan o eksiklik yerini tamami boş bir oda olarak bırakmıştı. Boş odada dolanan ses duvarlara çarpıp tekrar tekrar kulaklarımı buluyor, o rahatsız edici ses ise benden durmaksızın çıkıyordu. İçinde bulunduğum karamsarlık, sanki uçurumun kenarındaymışım da yukarı çıksam mahvolacakmışım, aşağı düşsem yok olacakmışım gibi hissettiriyordu. En çok korktuğum şey dönüp dolaşıp bulmuştu beni. Başa gelecek sözde talihsizlikler, tercihlerimizin ufak tefek kaderiydi ve bu ufak tefek dediğimiz kader yeryüzünde yaşayan bizleri optimum derecede etkiliyor ve pozitif veya negatif tepkiye vesile oluşturuyordu. Yalnız kalmak korkusuyla titrediğim o günler hatrıma gelince irkildim. Küçüklüğümden beri hep yanlız daha doğrusu yansız kalmaktan korkardım ben, hak etmiş olsam da bunu kabul edemeyecek kadar vicdanlı davranabiliyordum kendime. Geçmişi hatırlamanın acı vereceği gerçeği ile yüzleşmek için hazır değildim henüz. Ben hazır olmasam bile bunlar beni en savunmasız olduğum anlarda yakalıyor ve tehdit dolu bakışlarını katilin üzerinden ayırmıyorlardı. Derin derin iç çekip ince ceketimin içine daha fazla gömüldüm. Ciğerlerimde kalan havayı dışarıya verip su buharının hafif yağmurla raksını izledim. Yeryüzündeki birçok şey hayatın yaşanabilir olduğunu, onu yaşanamaz kılanlarınsa insanlar olduğunu söylüyordu bizlere, duyabilenlere. Ben bunu duyabilmiş miydim? Hayır. Ama bütün bunları duyabilmeyi ve görebilmeyi arzulayan birinden dinlemiştim ve şimdi onun söylediklerini yeni hayatıma sözlük etmiştim. Yağmur damlaları artık daha fazla hafiflemiş, beni daha nazik dövüyorlardı. Dualar ediyordum içimden, biri benim katil olduğumu anlamasın diye ben bu acıyla tek başıma ölüme kadar gideyim fakat kimsenin gözü önünde bu kadar iğrenç bir konuma inmeyeyim istiyordum. Ölümüm birden olsun, kimsenin hatrında bir ben olmayayım... Sessiz sokağın ortasında, camlarındaki yağmur damlaları yüzünden içi fazla seçilemeyen bir telefon kulübesine girdim. Belirtilen miktarda parayı cihaza koyup yavaş hareketlerle hatrımda bir sima ile beliren numaraları tuşladım. Telefon karşıdakini aradığını belli eden ritimli ve kulak tırmalayıcı sesini dinlerken yağmur damlalarına dalıp gitmiştim. Yağmurun her bir damlası cama çarpıyor ve bulunduğu yerden, cama yapışmış olan diğer yağmur damlalarını da beraberinde götürüp en aşağı kadar inemese de bir yerde kayboluyordu. Eğer gerçek duygulara sahip bir yazar veyahut bir şair olsaydı yerimde, farklı farklı kitaplarında bu olayı farklı farklı imgeler ve benzetmelerle insan fıtratına ayak uydurabilecek kıvama sokabilirlerdi. Sonuçta yeryüzü bize insanlar hakkında devamlı olarak imgelerde bulunmaya çalışmış, görmek isteyenler için bir sürü örnek sunmuştu bizlere fakat bunların hepsini ufak detaylara sığdırıp geçmiş ve fark edilme umuduna sığınmıştı belli ki. Aslına bakarsanız doğa gerçekten de özellikle insanlara ait birçok duygunun yansıması olmuş durumda, duyusuzluk çağında yaşadığımız bu dönemde bile. Dünyanın her bir yanı insandan ve insana ait duygulardan parçalar taşıyor, aynı duygu çatıları altında aynı doğa olayını hatırlıyoruz, tıpkı doğanın istediği gibi. Hüzün, karamsarlık, gözyaşı dediğimizde aklımıza bulutlu veya yağmurlu günler gelebilir mesela. İçeride yaşadığımız duygulara tercüman olarak her yeri karanlığa gömer doğa. Aşk deyince kelebekler deriz, öfke dediğimizde volkanik bir hareket belki, umut dediğimizde bir çiçek açar yüksek dağların en imkan dışı kesimlerinde... Bu da onun ilgi çekme çabası işte. Telefondaki sesin art arda kulağıma geldiğini fark etmeme rağmen konuşma eylem…