KARANLIĞA İLK ADIM
Yazar: şarap

Yağmurun bile sırılsıklam ettiği sokakta, kulağımdaki klasik müzikle hem dikkatimi dağıtmaya hem de müzik camiasının bizi kandırdığı gerçeklikle ruhumu temizlemeye çalışıyordum. Botlarım zemindeki suya her vurduğunda içimi ürperti kaplıyor, sanki mahşerime adımlıyordum. Kafamdaki soruların içinden yalnızca biri parlıyordu; "Ben şimdi ne yapacağım?" duygu durumumla paralel şekilde yağan yağmura zıt kulağımda çalan müzik beni dinginlemeye ve en azından düşünebilmeye itmeye çalışıyordu. Karanlığa atılan ilk adım hep ürkütücüdür, gözlerin ortama adapte olana kadar. Kendimi şu zamana kadar sürekli talihsiz bir genç olarak tanımladım, bu geceyse tercihlerin talihle uzaktan yakından bağlantısı olmadığını anladım. İnandığım tek şey artık kaderimdi. Kendimi bile tanıyamaz, kendi yaptıklarıma bile inanamaz olmuştum. Bu ben miydim yoksa yeni kimliğin ardına saklanmak beni özgür mü kılmıştı? Yeni kimliğim bu gece doğmuştu, içimdeki masum genci öldürmüş ve yerine benim bile tanımaya yeni başladığım bambaşka bir katili koymuştum. Değersiz düşüncelerimde boğulmak, saatler içinde kaybolmak, kolaylık arasında zor olmayı deneyimlemek gibiydi bu his. Sigaramdaki dumanın yağmurlu havada yükselişini keyifsiz keyifsiz izledim. Yetenekli bir iş yapmamıştım lakin arkamda çok bir iz bırakmadığıma da sonuna kadar emindim. Kendimce nedenlerim vardı, fakat kimseye yeterli gelmeyecekti bu neden. Nedenlerin kanunda yeri yoktu, bir cana kıyan bin cana tekrar tekrar kıymayı kendine hak görebilirdi. Olması gereken de buydu, masumların gözünden bakınca. Telefonumun onuncu titremesinde onu cebimden çıkarıp yağmur damlalarının ekranına çarpmasına müsaade verdim. Yalnızca nokta ile kaydettiğim numaranın ekranda her yanıp sönüşünde kalbimin -vicdanın asıl olması gereken yerin- beni terk edeceği endişesindeydim. Kaybolmuştum bu karanlık sokakta, ama o sokak benim şuan yürüdüğüm sokak değildi. Derinlerde kalmıştı belli ki vicdanım, ve ben onu ararken karanlık sokağın birinde tamamen kaybetmiştim. Telefonu cevaplayıp karşının konuşmasına müsaade vermeden: "Geldim" dedim duygusuz sesimle. Bu denli bir değişimi bir gecede kendime nasıl adapte etmiştim, bilmiyorum. Tek bildiğim kaçsam da kurtulamayacağım mahşerin vaktinden önce, toplu helaka sebebiyet verecek her şeyden kurtulmak istediğimdi. Bu söz çok karışık bir yankı yaptı zihnimde. Bir insan bedeni üzerinde yapabileceklerim beni bile dehşete düşürmüştü. Kontrolümün benim elimde olmadığı kriz anlarımdan bir hayli uzak dakikalardı. Yaparken bedenimi de ellerimi de ben kontrol ediyordum ama o kin ve o nefret bana ait değildi. Ruhum o an bana ait değildi. Telefonu kapatır kapatmaz sertçe yere çarptım. kenardaki orta büyüklükteki taşı elime alıp ezilmemiş noktası kalmayana kadar parçaladım. Yıllardır kullandığım içinde kedimin ilk fotoğraflarından tutun, ablamla kutladığımız her doğum gününün maneviyatını da o taş ile ezmiştim. Eğer yeni biriysem, eskilere dahil ne varsa iyi kötü silmem lazımdı. Hiç görmemek pahasına. Bu duygu göğsüme ağır geldi. Kaldıramayacağım düşüncesiyle tekrar eve dönmek yıllardır annem yerine koyduğum biricik ablama ve bir hayli kilo almış kedime sıkı sıkı sarılmak istedim. Dolan gözlerimin ardından arkama baktım. Geçmiş ve geleceğimden, ablam ve ailemden, hayallerim ve gençliğimden duygusuz bir özür diledim. Akıttığım gözyaşım bile güven vermekten oldukça acizdi. Yağmura karışıp beton zeminde kayboluyordu. Tekrar önüme döndüm, onları da aileleri çok özleyecek, fakat seslerine kadar unutacaklar. Ne oldu, yaşattığını yaşamak ağır mı gelecek sözde vicdan sahibi yüreğine? Tabi ki evet, yeryüzünde yaşayan her canlı aynen böyle düşünseydi daha parlak olurdu yıldızlar. Daha canlı olurdu bütün renkler ve insanlar. Karanlık sokağın sonundaki ufak kapılı eski meyhanenin tahta kapısını gıcırdatarak açtım. Kapı boyumdan bir hayli küçük olduğundan eğilip içeriye geçtim. Sobanın verdiği sıcaklık korkularımın eşliğinde titreyen bedenimi ısıtmaya yetmiyordu. Kaçıp kurtulmak istiyordum ama her şeyi geride bırak…