Hizmetkâr
Yazar: Es

“Prens Valthar, sizi görmek ne büyük bir onur,” dedi Kaez belimdeki elini sıkılaştırırken. “Elbette dans edebilirsiniz, yalnız bir dans daha ayırmasını rica edecektim,” çenesini yukarı kaldırdı ve keskin ucunu açığa çıkardı. “Kendisiyle biraz daha sohbet etmek istiyorum,” dediğinde Valthar’ın çenesinin açıkça kasıldığını fark ettim. Dişlerini sıkıyor olmalıydı. Gözlerinin altın sarısı koyulaştı ve çehresinde tarif edemediğim bir sinir oluştu. “Yvain’e soralım o halde,” dedi tüm bu görüntüsünün aksine hafifçe gülümseyerek ve kafasını bana döndürdü. Nefesimi tuttum, Kaez’in belimdeki eli yerini belli edercesine tenime baskı uygulamaya devam ediyordu. Onun da bakışları bana döndüğünde ben veliaht prense odaklanmıştım. Kendimi bir anda böyle bir durumda bulmayı beklemiyordum ve çevremizde bize bakanlar da fısıldaşarak konuştuklarından onların da bunu beklemediğini çıkarabildim. Hafif renklendirilmiş dudaklarımı yaladım ve ciğerlerimi havayla doldurdum. “Veliaht prensin isteğini geri çevirmeyelim. Prens Kaez, size ilerleyen vakitlerde bir dans borcum daha olsun.” Dedim ve olabildiğince samimi bir şekilde gülümsedim. Veliaht prens sözlerimden memnun mu olmuştu bilmiyorum fakat kolumu kavradığı gibi beni Kaez’in bedeninin arasından çekip aldı. Prens Kaez ise dudaklarındaki gülümsemeyle reverans yaptı. “Elbette leydim, bekliyor olacağım.” Daha sonrasında siyah harelerini veliaht prense çevirdi ve ona da baş selamı vererek geriye doğru kalabalığın arasına girdi. Bakışlarımı Valthar’a çevirdiğimde yoğun aurasıyla beni çevrelediğini hissettim. Yutkunmakta güçlük çekerken yanağımı içerden dişledim ve bakışlarımı kaçırdım. Şimdi onun iki kolunun arasındaydım ve bu sefer iki eliyle de ince belimi sarmıştı ve benim ellerim omuzlarının hemen aşağısındaydı, göğsüne değiyordum. Şarkının ritmiyle sallanmaya başladığımızda bu şarkının melodisinin az öncekinden çok daha yavaş olduğunu fark ettim. “Ona bir dans borçlu değilsin, biliyorsun değil mi?” sorusu beni dumura uğrattığında kaşlarım çatıldı. “Ama o bir prens, sizin gibi, isteğini nasıl geri çevirebilirim?” dedim gerçek anlamda sorarken. Bu sorum hoşuna gitmemiş olacak ki ellerini iyice sıktı ve tenimi hapsetti. “Senin prensim benim, o Bağ krallığının prensi. Ve sen kesinlikle oraya ait değilsin.” Keskin sözleri çıplak kollarımın üzerinde bir ürperti bıraktığında kendimi sarmalamak istedim. “Ancak buraya da ait değilim,” diye mırıldandım, müziğin sesi birazcık daha yüksek olsaydı duyamayacağı bir tonda, kafasını eğmişti ve beni göz hapsine almıştı. “Şu anda benim topraklarımdasın ve önemli olan bu,” dediğinde sözlerinde ne kadar ciddi olduğunu anladım. Yine de Kaez’e bir söz vermiştim, bunu geriye alamazdık. Bir süre gözlerimizi birbirinden ayırmadan dans ederken onu çekici bulduğumu kendime itiraf etmek zorunda kaldım. Bakışlarının üzerimden hiç ayrılmamasını istedim, sanki beni bütün kötü varlıklardan koruyabilirmiş gibi geldi ve neden korunma ihtiyacı duyduğumu anlamadım. Benden şüphelenen bu prense karşı bir güven duyuyor olamazdım değil mi? Sonuçta ilk başta beni zindana atmayı düşünen bir adamdı, onun yerinde olsaydım ben nasıl davranırdım merak ettim. Gözlerimi kırparak düşüncelerimi sağa sola fırlattım, şu anda empati yapmanın ne yeri ne zamanıydı. Ona güvenmemeliydim, bana ait olan bir şeyi benden saklamaya çalışmıştı. Yani o da bana güvenmiyordu. Bakışlarımdaki değişikliği fark etmiş gibi gözleri kısılırken hafifçe kafasını eğdi. Nefesinin alnımdan çeneme kadar süzüldüğünü hissedebiliyordum. Burun delikleri hareket ettiğinde kirpiklerimi kırpıştırdım, beni mi kokluyordu? “Sen lav mı içtin?” dediğinde gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. O kadar fazla koktuğunu bilmiyordum, benim burnuma hiç gelmemişti. Başımı onaylamak için aşağı yukarı hareket ettirdiğimde yanaklarım yaramaz bir davranışta bulunmuşum gibi kızarmaya başladı. “Sana onun bir damlasının bile sihirsizleri sarhoş ettiğini söylemediler mi?” “Ben, onlar söyleyene kadar koca bir yudum almıştım,” dedim utanarak. “Sen o yüzden mi bö…