“bir eve vardım sandım, içinde ben yoktum.”
Yazar: Büşra Nur

4 “bir eve vardım sandım, içinde ben yoktum.” 4 Mart, 2023 / Cumartesi Bir eve girdim. Büyük ahşap kapılara sahipti. Girişinde hep hayal ettiğim tablolar asılıydı. Yerde renkli bir halı. Ayakkabılık tam istediğim gibi. Mutfağa gitti adımlarım. Solda hep hayalini kurduğum bardaklar dizili. Ortada büyükçe bir masa, altında tencerelikler. Olabildiğince renkli ama bir o kadar da sade. Karışık ama dağınık değil. Herkesin kendinden bir parça bulabileceği, kimsenin yabancı hissetmeyeceği bir ev. O eve vardım. İçeri girdim, sofrasına oturdum. Kahve yaptım kendime. Kırk yıl hatırı olur derler bir kahvenin. Odalarını dolaştım, kendime ait bir yer bulabilmek için. Bir eve vardım sandım. İçeride ben ve bana dair her şey vardı. Ama ben yoktum. Timur’u sevmek tam olarak böyle bir histi. Göğsümde ona dair bir sevgi vardı ama güven hiçbir zaman oluşmamıştı. Diken üstünde, mayın tarlasında bir adam sevmek gibiydi. Peki yine de buna sevgi denir miydi? Göğsümün sıkışmasına sebep olan şey neydi bilmiyordum ama üzüntüden midem bulanıyordu. Nefes alışverişlerim derinleşmişti fakat aldığım nefes bana yetmiyordu. O soğukta, oturduğumuz kafenin arkasında yere çöktüm. Bu çöküntü yalnızca kurduğu cümleden değil kaybettiğim aşktandı, biliyordum. Yıllardır elini tuttuğum ve bunu yaparken bahanelere sarıldığım adam bir anda karşıma çıkmış, evimdeki hayaletten daha kötü bir insana dönüşmüştü. İçinde bu potansiyeli taşıdığını hep biliyordun, dedim kendime. Ama kabullenmek istemiyordum. Belki de hissettiğim acı aşacağımızı sandığımız bu sorunların şimdi önümde bir tehdit olarak durmasındandı. Fotoğraf diye ima ettiği şeylerin bin bir bahaneyle gittiğimiz tek tatil olduğunu biliyordum. İlk tatilim, son tatilim. İlk günahım ama son değil. Gözümden yaşlar tane tane döküldü. Ezel, Timur’un ardından yanıma koşmuştu. Gözlerim, kapatarak dizlerimi kollarımın arasına dolamış, başımı bacaklarımın arasına saklamıştım. Utanıyordum. Neye, kime karşı duyduğumu bilmediğim bir utanç sarmıştı dört bir yanımı. İçimde çocukça bir utanç, göğsümdeki çarpıntı yaşanacakların korkusundandı. Hayır, hayır diye mırıldandım istemsizce ve başımı iki yana olumsuz anlamda salladım. Utanıyorum kendimden. İnsan kendi olmaktan utanır mı? Kirli hissediyorum, ayıp hissediyorum. Böyle hissetmem normal mi? Yoksa ben bana öğretilen o hayatı kabullendiğim için mi bu haldeyim? “Ayperi,” dedi Ezel korkuyla. Kollarımı açmaya çalıştı ama nafileydi. Bacaklarıma öyle sıkı sarılmıştım ki çözemiyordu. Ve ben de kendimde o parmakları çözecek güç bulamıyordum. Bütün vücudum kilitlenmiş gibiydi. Boğazımdan kalbime, diğerime doğru süzülen katran karası bir his. İçimi yakıyor, nefesimin kesilmesine sebep oluyordu. Gözümün önünden yaşanılanlar geçti. Ezel’in feryatları bulanıklaştı. Telefon sesi işittim fakat ne dendiğini anlamayacak kadar kötü bir yerdeydim. Onunla gittiğim ilk tatil aynı zamanda benim kendi evim dışında kaldığım ilk yerdi. Biraz olsun özgür hissettirsin diye başıma gelecekleri düşünmeden verdiğim çocukça bir karar. Sapanca’da eski bir bungalovda kalmıştık. Sosyal medyada gördüğüm, televizyonda izlediğim hayatlardan birini yaşıyor gibiydim. Belki biraz eksik belki biraz yarım ama artık en azından gittim diyebileceğim tek bir yer vardı. Belki çocukça belki görmemiş bir hareket, her bir köşesini çekmiş cebime anı biriktirmiştim fotoğraflarla. Aylar sonra cehennemim olacağını bilmeden o gecenin. İstediğim şey yalnızca biraz olsun özgür hissetmekti. Ve şimdi o gün hissettiğim on saatlik özgürlük bile beni tutsak ediyordu kaçtığım her şeye. Bedenimin titrediğini hissediyordum. Gözümün önünde bahçedeki güzel çiçekler, insanlar ne umutlarla büyütür çiçekleri? Soldurdular bütün yaşlarımı. Dilimin ucuna almak istemediğim, kendime bile itiraf edemediğim bir kelime var. O erkek belki ama benim için hiçbir şey o kadar kolay değil. O da biliyor. En acısı da bu zaten. Belki bana, evime yabancı olsaydı bilmiyor derdim. Ailemi bilmiyor bilse yapmaz bunu. Yalanlar söyler onu aklamaya çalışırdım çünkü bu bir i…