“üzerini karaladığım cümle.”
Yazar: Büşra Nur

1 “üzerini karaladığım cümle.” 3 Mart, 2023 Üzerini karaladığım cümlelerden birisinde ismim yazılı olmasın diye savaşıyorum. Buna savaş denir mi bilinmez ama herkes kendi için çabalar hayatta. Çaba vermek aynı zamanda tüketmektir içindeki umudu. Karşılık alamadıkça, acınla bütünleştikçe, eksile eksile. Aynadaki yansımama gülümsedim. Açık kumral saçlarım, yorgunluktan ve uykusuzluktan morarmış olan göz altlarıma inat canlı ve parlak gözüküyordu. Eski aynanın camına yansıyan görüntümde bir ben, sahip olduklarım ve hayal ettiklerim vardı. O hayallerin peşinde sürüklenen bir parça umudumla birlikte buradaydım. Var olabilmek için. Olabildiğince, bütün gücümle savaşıyordum. Ben de varım diyebilmek içindi bütün yaşadıklarım ve göz yumduklarım. Derin bir nefes aldım. Gözlerimin uykusuzluktan acımasına aldırmadan elime büyük kol çantamı alarak koyu yeşil gözlerimi aynadan ayırdım. Ayperi Sezen Kıran. Çok iyi bir filmin, şımarık ve el üstünde tutulan başrolü olabilecekken kendine düşen hayatta bile var olamayan genç bir kadın. Her sabah kalkıp sabahın beşinde işe gitmek zorunda olan, yaşadığı küçük mahallede attığı her adımda biri görecek mi diye kontrol etmek zorunda kalan, yaptığı her şeyin hesabını vermek zorunda bırakılan, eve beş dakika geç girmenin bedelini suratına indirilen tokatla ödemek zorunda kalan genç bir kadın... Eksik. Hayır. Eskitilmiş. Yarım. Hayır, yarım bırakılmış. Ruhunda darbe darbe izleri zamanın ve geç kalmışlığın. Sönük. Hayır, ışığını çalmışlar ve hiç çıkmamış sesi. Bu topraklarda canı yakılmış her kadın kadar sönük kalmış umudu. Derin bir nefes aldım. Yeni bir gün. Yine gün doğuyor ve artık geriye dönemeyeceğim, düzeltemeyeceğim hiçbir şey için pişmanlık duymayacağım. Duymamalıyım biliyorum. Zaman zaman içimdeki hislere, pişmanlıklara, düşüncelere engel olamasam da bunların beni bir adım ileriye götürmeyeceğini biliyorum. Sadece savaşmaya devam etmeliyim. Evimden dışarı çıktım ve eskimiş demir kapıyı kapatırken alışkın olduğum paslanmış demir sesini işittim. Bir tekstil fabrikasında çalışıyordum. Bazen ütüye ve paketlemeye, çoğu zaman dikişe bakıyordum. Asgari ücretle kendimi geçindirebilmek için elimden gelenin çok daha fazlasını yaparken günlerim bir öncekinin aynısı olarak geçiyordu. Her zaman otobüse bindiğim duraktan otobüsüme binerek fabrika için yola koyulduğumda başımı otobüsün camına yasladım. Kısa süren yolun ardından durağın birkaç yüz metre ötesinde kalan fabrikaya yürüdüm. Dolaplarımızın olduğu odaya geçerek aceleyle kıyafetlerimi değiştirdim ve mesai saatine bir dakika kala koşturarak dikiş makinasının başına geçtim. “Ayperi!” Müdür’ün sert sesini işittiğimde olduğum yerde istemsizce hareket ettim. “Yine mi geç kaldın sen?” dedi konuşmama izin vermeden. “Kızım işe ihtiyacın yoksa söyle! Kendini de uğraştırma bizi de!” “Yok geç kalmadım gerçekten mesaiye daha iki dakika var.” “Allah Allah, Allah Allah,” dedi ellerini sabır diler gibi kaldırırken. “Ben demiyor muyum yarım saat önceden burada olunacak, burada hazırlanılacak diye!” “Haklısınız müdür bey, kusura bakmayın.” Kusurluk hiçbir durum yoktu. Fazla mesai ücreti ödemeye gelince elini cebine atmayan adamlar bizi her sabah iş saatinden yarım saat önce çağırıyor ve bunu da mesaiden saymıyorlardı. Ama mecburdum işte. Zıt düşemez, karşı çıkamazdım. “Geç işinin başına.” Başımla onu onaylayarak içeriye geçtim. Mesai başladığında ellerim, makinayla birlikte otomatikleşmiş gibiydi. Dikişlerin arasına ben değil de başka biri yön veriyormuş gibi... Kumaş sertti, iplik ince. Tıpkı hayat gibi. Yukarıda ustabaşının adımlarını duydum, yavaşlayamadım. Bu hayatta durmak yoktu, nefes almak bile bazen fazla geliyordu. Makinelerin uğultusu kulaklarımda çınlarken, yanımdaki kadınların fısıltılarını bastırıyordu. “Senin düğün ne zaman Ayşe abla,” dedi Zeynep abla işinin arasında komşusuna seslenerek. “Vallahi bilmiyorum Zeynep. Oğlan evlendirmek zor iş bitmiyor ki.” Konu ilgimi çekmediğinden fazlasına kulak misafiri olmadım. Geri kalan herkes sessiz ama birbirine…