BÖLÜM 16 “aşktan ne haber?” Part 2
Yazar: Büşra Nur

BÖLÜM 16 “aşktan ne haber?” Part 2 Kabuk bağlamış yaralarıma bakıyordum. Ellerimdeki izler hiç kimsenin yaradan göremeyeceği fakat benim de yok sayamayacağım izlerdi. Öldürecek değildi, canımı dayanamayacağım bir sızıyla yakmıyordu. Ama oradaydılar, sanki yaşanan her şeyi gözüme sokmak ister gibi. Geçmiş de böyleydi işte. Ellerimdeki yaralar gibi. Ne yaparsam yapayım vardı. Mesela amcamın sesi. O sesten korkmaya kaç yaşında olursam olayım devam edecektim. Kapı sesi kaç yaşında olursam olayım içimi huzursuz edecekti. Belki bütün hayatım daha kim olduğumun farkında olmadığım yıllarda hissettiğim acılarla şekillenecekti. Doğru hayat kimindi? Bir yanımda, tam karşımda hayatı boyunca her şeye sahip olan bir adam vardı. Devrim Kozan. Diğer yanda ben vardım. Bu hayatta hiçbir şey tam olarak ona ait olmamış. Kendine ait bir odası bile yok bu hayatta. Onun da gözlerinde bazen kendi acımı görüyordum. Doğru hayat kime aitti? Nasıldı? Acısız bir ömür mümkün müydü? Anneme sormak isterdim. Eğer ki ondan kendi doğruları dışında tek bir şey dinleyebilecek olsaydım anneciğim demek isterdim, nasıl mutlu olunur bu hayatta? Soramadım çünkü cevap veremeyeceğini biliyordum. Dudakları titrek şekilde hareketlenecek, önce bir müddet susacak. Sonda ağzının kuruduğunu hissederek dudaklarını ıslatacaktı. Stres dolu geçen birkaç gergin dakika. Sonra ezbere bildiğim cümleleri ardı ardına sıralayacaktı. Dertsiz hayat yok, hayatını seveceksin diyecekti kelimeleri döndürebildiği kadarıyla. Herkese karşı mutlu duracaksın. Kimseye çektiğin eziyeti belli etmeyecek, her şeyi göğüsleyeceksin. Kendi kendine yalan söylemek. Annemin bana öğrettiği ilk şey buydu. Amcam anneme bağırsa bile hiçbir akrabaya aramızdaki problemi yansıtmazdı. Şimdi onu arayan teyzelerime, eşine dostuna da aynı şekil yalanlar söylediğini biliyordum. İyidir, demişti amcam için. Emindim buna daha ondan duymadan. Kız evlendi geldik o da çok destek oldu demiştir. Sanki insanlar gerçeği bilmiyormuş gibi. Herkes farkında olduğu bir yalanı söylemeye devam edecekti. Sonra kendi aralarında bunun dedikodusunu döndüreceklerdi. Kimdik biz bunca yalanın içinde. Kim olmaya çalışıyorduk ve kendimize ait olan parçamız neresindeydi tüm bu yalanların? Hiçbir yeri, dedim kendime. Hiçbir yerinde. Bana ait hiçbir şey yoktu bu savaşın içinde. Belki de benim hikayemin, kendi içimde dillenememe sebebi buydu. Aslında içinde ben ve bana ait olan hiçbir şeyi tam anlamıyla taşımıyor olması. “Sezen,” Devrim bana seslendiğinde kendimi içine düştüğüm o çukura bir ip uzanmış gibi hissettim. Dalgın bakışlarım ona döndü. Kirpiklerim biraz daha düştüğüm o cehennemde kalacak olsam ıslanacaktı, biliyordum. Sorduğum soru sanki aramızda bir sır gibi saklanan, duvara sert bir darbe atmıştı. “Soruma cevap ver,” dedim gözlerinin içine bakarak. Hakkım var mıydı buna? Ondan bu kadar şey beklemeye? Neye güvenerek yapıyordum bunu? Sanırım ona. Yine ona güveniyordum. Devrim’e kızarken bile bana güç veren ona kızdığımda bana kötü bir karşılık vermeyeceğini bilmemekti. “Borçluyum,” dedi Devrim gözlerini benden hiç ayırmadan. Parmakları arasında bir aile tablosu. Ne kadar aile denirse artık. “Neden ama? Neden Devrim? Kimsin sen?” “Kocanım,” bunun ardına saklandığını görebilecek kadar tanıyordum onu. İpin ucunu bir türlü yakalayamıyordum ama başka bir şey vardı. Aklıma tek gelen ise bütün bunların nişanlandığı kızla bir alakası olduğuna dairdi. Başka nasıl bir sebebi olabilirdi? “Elbet vakti gelir,” dedi Devrim. “Konuşuruz bunları.” İkna olmadığımı anladığında kendini açıkladı ve hızla elindeki çerçeveyi geri bıraktı sehpanın üzerine. “Hadi gidelim biz, sen geç kalma dersine.” “Tamam da,” “Hadi Sezen.” Bana cevap hakkı vermeden salonun kapısına yöneldi. Onun ardından bakakalırken içeriden annemin ve Devrim’in sesi geliyordu. Devrim işimizin olduğuna dair açıklamalarını anneme sunarken ben de kapıya yönelmek durumunda kaldım. “Görüşürüz anne,” dedim kapının önünde Devrim’i yolculayan anneme sarılarak. “Gelun yine kizum,” başımla onu onaylaya…