“her nefeste, tükeniyor umudum.”
Yazar: Büşra Nur

BÖLÜM: 7 “her nefeste, tükeniyor umudum.” Ağladım. Yemeğimi lokma lokma yerken içimde hissettiğim ağrıyla gözümden süzülen damlalar arttı. Neyle nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Bir yandan kulağımda çınlayan annemin cümleleri diğer yandan bu evin kapısından girdiğimde yaşanan o arbede… Ne bekliyordum? Bu eve adım atarken beni kucaklamalarını mı? Hayır. Gerçek olmayan bir evlilikte neye kırılmıştım? Kendime. Kendime kırılmıştım çünkü içten içe ona güvenmiştim. Nefretim ikinci kadın olarak bu eve girmiş olmayaydı. Nişanlı bir adamla evlenmiştim. Hali hazırda zaten nişanlı olan bir adamla evlenmiştim. Bu evliliğin gerçek ya da yalan olmasının ne önemi olurdu ki? Öyle ya da böyle ikinci kadın konumundaydım ve hiçbir şey bu gerçeği değiştirmiyordu. Nerede yaşıyordu kız? Karşıma geçse, dikilse ve dese ki. Sen benim koçak olacak adamla evlendin. Ne diyecektim? Gözlerine nasıl bakacaktım gencecik kızın. Köy yeriydi burası. Bilirdim ayıplanacaktı. Evde kaldı denecekti belki, nişan atıldığı büyük ayıpla bahsedilecekti. Çünkü bir kadının parmağındaki yüzüğü çıkarması bile ayıptı bu toprakta. Tanıyordum. İsmini bile bilmediğim o kızı tanıyordum. İçinde şu an dönen fırtınayı görüyordum. Canımı acıttı. Bu topraklarda. Yemyeşil bayırları, insanın içini ferahlatan tertemiz havası olan bu topraklarda böylesine kirli düşüncelere ve sığ fikirlere sıkı sıkıya bağlı yaşamak canımı yaktı. İnanıyordum, yaratan da toprak da hesabını soracaktı bütün bu zulmün. Bir örf uğruna, adet uğruna paramparça edilen her kadının ahını soracaktı. Yemeğimi büyük bir açlıkla ve acıyla bitirdim. Çok üzüldüğümde normalde olduğumdan çok daha iştahlı olurdum. Stresimi yönetemediğimde kaçtığım yer yemekti demek bile yalan sayılmazdı. Bu yabancı evin içinde olmak içimdeki huzursuzluğu besledi. İlk kez bir şehre geldiğinde hissettiğin heyecanın yanı sıra mide bulantısı var ya hani, sanki en kötüsüymüşsün gibi, daha kötüsü olmazmış gibi. O hisle baş ediyordum. Canımı yakan Devrim’in bir haftada hayatımın tam merkezine yerleşip orada beni bir başıma bırakmasıydı. Sanki Trabzon’a geldiğimizden beri bana hiç olmadığı bir adam gibi davranmıştı. Ya da bu onun gerçek kişiliğiydi bilmiyordum. Bir yıl. Üç yüz altmış beş gün, altı saat. Sözleşmeyi imzalayalı yirmi dört saati geçmişti bile. Artık üç yüz altmış dört, dedim kendime. Devrim odanın kapısından içeri kafasını uzattı. Fark edilmemeyi mi ummuştu bilmiyordum fakat varlığını orada belirdiği anda hissetmiştim. “Gel,” dedim kısık sesle. Sözümü dinleyerek içeri girdi ve kapıyı kapattı. Diken üstünde yürür gibi tedirgindi bakışları. Öfkesinden, can yakan sesinden geriye yalnızca durgun bakışları kalmıştı. Tanıdığımı sandığım o adam kalmıştı. “İyi misin?” dedi. “Keşke bunu üstüme kapıyı kitlerken de sorsaydın.” “Üstüne kapı kilitlemedim,” kaşlarını kaldırdı. Karşımdaki tekli koltuğa oturdu. Dizlerini iki yana açtı ve eğilerek dirseklerini dizlerine yasladı. “Üzerimize kilitledim,” dedi bastırarak. “Ben de vardım ya odanın içinde.” “Aklımı kaçıracağım,” derin bir nefes aldım. “Ama ben sakin bir kızım. Senin beni sinirlendirmeye çalıştığını anlıyorum ve buna izin vermeyecek bir kızım.” Kendi kendime konuştuğumda gülümsedi. “Gülme,” dedim ona inatla. Gülüşü biraz daha genişledi. “İyisin iyi. Sevindim.” “Hayatımın travmasını yaşattıktan sonra,” gözlerim arkasındaki cama takıldı. Atlar mıydım gerçekten o kapıyı açmasa? Bilmiyordum. Maalesef ki bilmiyordum. Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı. Yaşamayı bu kadar isteyen, seven bir kadın olarak artık yaşayacak hiçbir şeyim kalmamıştı. Neyine güvenmiştim ki o sözleşmenin? Beni bu evden çıkarmasa, bana çok çok kötü şeyler yaşatsa ne yapabilirdim? Güvenmedin, dedim kendime. Mecbur kaldın. O olmasa amcan, o olmasa yengen, o olmasa Timur. Birisi yazacaktı sonunu. Sen en azından kendin yazmayı istedin. “Sezen,” dedi Devrim uyarır bir tonda. “Öyle olması gerekiyordu. Sana söyleyebileceğim tek söz nişan falan olmadığı. Aileler oturmuş kalkmış birbirine bir söz vermiş. O sözün ipi benim boynuma a…