8. Şeytanın Bohçası
Yazar: Nacarhez

8. Şeytanın Bohçası "Keşke kötü biri olsaydım.." diye mırıldandım çenemi kendime çektiğim bacağıma yaslarken. Gecenin karanlığı çok uzun zaman sonra ilk defa bu kadar canlı gösteriyordu yıldızları. Omuzlarıma attığım battaniyeye biraz daha sarıldım. "Zaten öylesin." Dedi, Bade. Elindeki bira şişesini tekrardan dudaklarına götürdüğünde gözleri uzunca bir süredir yere odaklıydı. "Sen zaten kötü birisin, Gök." Göğsümün üzerine oturdu sanki tekrardan bir şeyler. Halbuki birkaç gündür yaşayacağıma dair bir takım hedefler kurmuştum. " Değilim .." dedim. "Ben kötü biri değilim." "Öylesin. Ama neyseki yaşaman için böyle olmana ihtiyacın var." Günler bir yabancının evinde, bedenimi günden güne tüketen bir hastalıkla savaşarak geçti. Ciğerlerimi soldurdu odaları inleten öksürüklerim. Gözlerimin ferini söndürmüştü hiç düşmeyen ateşlerim. Ama hala yaşıyordum. En azından ölmemiştim. Bir hafta önce silahı dayamıştım kafama, kim bilir bunun acısı kimlerden çıktı fakat benden alacağını almıştı canım dışında. Nefes almaya çalışan bir cesetten başka hiçbir şey değildim günlerdir. Önüme konulanı yiyor, verilen ilaçları içiyor ve uyumaya çalışıyordum. Yalnız ise hiç kalamıyordum. Çünkü öldürdüğüm adamın hayaleti beni hiç yalnız bırakmıyordu. İnsanlarla konuşmuyordum. Sorularına cevap vermiyordum. Yakınlık kurmak isteyenin yüzüne gözlerimi kapatıyordum. Gece olunca ise kapılarında bekliyordum. En çok Bade'nin yatağında, o uyurken ağlıyordum. Uyanacağını hissettiğimde kapısı hep kapalı olan Armina'nın odasının önünde bekliyordum. Uraz ise beni hep geceleri salonda ağlarken yakalıyordu. Çoğu gece hep onunla uyuyordum. Ben uyuyana kadar L koltuğun bir kısmına uzanıyordu, diğerinde hep ben oluyordum, hiç konuşmadan sadece elindeki kalın klasik kitapları okuyordu. Çoğu gece de sadece onu izliyordum. Elinde kitabıyla uyuyakaldığında, başındaki yastığı indirip üzerini örtüyordum. Kitabında kaldığı yeri ayraçlayıp masaya koyuyordum ve ışıkları kapatıp uyumaya çalışıyordum. Benden önce uyursa eğer, bütün gece sabaha kadar uyumuyordum. Ediz'in yüzüne bakamadığımdan, onun yüzüne çok benzeyen yüzünü izliyordum yanan tuz lambasının ışığından. Koca bir hafta kaçtım o yabancıdan. Telefonuma gelen o resim paramparça etmişti ona duyduğum korkuyu. Çünkü belliydi ki benim için savaşmaktan gerçekten de bir gün olsun vazgeçmemişti. Elimde hiçbir şey kalmamıştı artık kendimi sorgusuz sualsiz kollarına bırakmamam için. Ama olmazdı işte. Ben bulduğum ilk merhamete kurban olmazdım. Olmamalıydım. Olmayacaktım. Paramparça olacaktı belki bana duyacağı güven. Kırılacaktı belki içten içe evine, sofrasına, hayatına koyduğu kadına hiçbir zaman yaklaşamayacak olmak onu. Yine de biz buna mecburduk. En azından beni buna o mecbur bırakmıştı bana, sen benim harımsın , diyerek. Ona har sam, ikimiz de yanardık. Ömrünü bir ateş çürütmüştü onun, yenisine göz yumamazdık. Akşamları işten eve gelmeden önce hep arayıp bir ihtiyacımızın olup olmadığını soruyordu. Bunu ilk günler çok garipsemiştim, çünkü hayatımda ilk defa bir evi içinde aile varken seyrediyordum. Evin demirbaşı oydu. Bütün herkesin etrafında dönüyordu. Sabahları zorla pekmez içiriyordu herkese. Bu onların kuralıymış, Armina ve Uraz bu yüzden kışlardan nefret ediyorlarmış çünkü Ediz her sabah kahvaltısında onlara pekmez içirmeyi rutin haline getirmiş. Bu düzene bizi de kattığında yüzündeki ölümcül soğuklukla ağzıma zorla bir tatlı kaşığı pekmezi sokmuştu. Evin annesi de, babası da, ağabeyi de oydu. Biz iki yetime de gösteriyordu bu ilgiyi. Beni yada Bade'yi bir gün Armina'dan farklı görmemişti bu evde. Çoğu zaman ayaklarımızda terlik yoksa kalkıp bize terlik getirip giydiriyordu. Akşamları ise meyve soyup uzatıyordu bıçağın ucuyla. Televizyon kumandası ise hep onda oluyordu. Koltuğun da hep baş köşesine oturuyordu. Sabahları Uraz'a harçlık veriyordu, akşamları Armina'ya masaj yaptırıyordu. Eğer gün içinde ikisinden biri tartışırsa diğeriyle, ki bu Uraz'ın ergenlik tripleri ve Armina'nın huysuzluğu hiç bitmediğinden her gün ya…