7. Cünha
Yazar: Nacarhez

7. Cünha Yükü omuzlarımdan hiç inmeyecek bir merhametin kucağında içli içli ağlarken bulmuştum asıl korkuyu. İçini yiyip bitiren o kurtların, masasında oturduğun kurtlara denk olmadığını anladığımda binmişti bu yük omuzlarıma. Ben insanlık için, maruz bırakılmış kız çocukları için, içimi yiyen kurtlarla çıkmıştım bu yola. Her şeyden önce kimse farkında olmasa da, bir kalp taşıdığım için. Daha sonra tek bir ölü beni belki de azılı bir katil olan, ama yine de değilmiş gibi bakan bu adamın eline sığdırmıştı. Ve ben artık koca kurtların masasındaydım. Bir ölü, diri olan beni diriltmişti. Feri sönmüş ruhumun ilk kıvılcımı bu andı. Serçe parmağına sardığım işaret parmağım ve elimin üzerine kapanan parmakları. Bütün gece gitmesin, bir an olsun ayrılmasın başımdan diye derin uykuda bile ellerimin ellerini aradığını anımsadığımda, yatakta hareketsiz bir şekilde yatıyor ve onun kapıya dönük yüzünü göremediğimden saçlarını izliyordum. Gece karası gür saçları, uzanıp elimi daldırsam parmaklarımı dolduracak, yanağımı yaslasam yastık olacak kadardı. Üzerindeki siyah hırkası onu üşütmüş olmalıydı çünkü bütün gece böyle kaldığını düşünürsek, uyuyanın üstüne kar yağardı, hastalanırdı bile. Yine de elimin üzerine kapanan eli hala bir nebze olsun sıcaktı. Benim yorganlar altındaki bedenim bile onun avucunda buz küpleriydi. Gözlerimi kapatıp elimi elinden sert denecek bir şekilde çektim ve ona sırtımı döndüm. Eğer bu hareketim onu uyandıracaksa, uykumda fark etmeden yapmış olduğumu düşündürsündü. Garip bir his, bilincim yerindeyken onun elini bırakmanın kendimi kötü hissettireceğini söylüyordu. Sanki benim onun elini bilerek bıraktığımı görürse bu bana berbat hissettirecekti. Arkamda hissettiğim hafif bir kıpırdanmayla uyanıp uyanmadığını tam anlamıyla kestiremedim. Belki de elini kurtardığı için o uyuyor olduğu küçücük yeri daha konforlu hale getirebilmek adına hareket etmişti. Bu yüzden gözlerimi sıkı sıkı kapatmaya devam ettim. Gözümü açıp onunla yüzleşmeye cesaretim olmadığı gibi, onun uyuyan suratına bakmaya bile cesaretim yoktu. Açıkçası dün geçirdiğimiz gece günahmış gibi geliyordu. Bir an olsun çıkmamıştı aklımdan annesi. Hayır. Annesi değil. Kendisi. Hangi çocuk yanmış bir cesedi sürüklerdi? Hangi çocuk annesinin yanmış bedenini aklını yitiren babasına sürüklerdi? Hangi çocuk, hem annesini, hem babasını kaybetmişken bu kadar kendindeydi? Sanki kafamın içinde şimşekler çakıyordu. Gök hiç duymadığım kadar gürültülüydü sanki. Kasvet boğazımı sıkıyordu. Yağmuru ilk defa onun için bekledim. Dünüm yağmurun sonum olacağını sanarken, bugünüm tek bir damlasına yalvaracaktı. Yağsın istedim. Söndürsün ateşi. Öldürmesin annesini. Yakmasın . Delirtmesin babasını, koskoca adam. Yağsın işte, daha Uraz küçücükmüş hem. Anne sütü beklediği boğazına, annesinin isi girmesin. Ayrıca Armina'nın derdinden ne anlasın, Ediz? Kız çocuğu dediğin annesine ağlar. O küçücük yaşında annesinin cesedine mi ağladı? Yağsın işte. Ben ıslanmaya razıyım. Düşmanım da olsa. Katilim de. Yağsın. Yetim bırakılmış kimselere merhamet beslemeyi hiçbir zaman becerememiş biriydim fakat şimdi içten içe yetim kalmış diye onun için ağlıyordum. Keşke elimden gelseydi de o an ona sarılabilseydim. Aklımdan çıkmıyordu o ruhsuz yüzü. Belki ruhum hissettirirdi ruhuna bir şeyleri. Anladığımı, hissettiğimi ve ömrü hayatım boyunca düşman bile olsak ona hep bir yanımın hissettiğim ilk merhamet kırıntısına sahip olduğunu hissettirirdi. Belki o zaman anlardı beni. Ya da ne bileyim, belki o zaman onu anlardım. Bütün bu adı merhamet denilen işkencenin kaçışını bulurdum o zaman, ona arkamı dönüp ağlamazdım. Sessizce akıttığım göz yaşlarımın arasında Ediz'in telefonun titreşimini işittim. Birkaç kez çaldı ve nihayetinde Ediz uyanarak yataktan kalktı. Aynı saniyelerde aşağıdan gelen ayak seslerini de işitiyordum. Birden fazla ve telaşlı. Tek yaptığım gözlerimi aralayıp nefesimi tutmaktı. Ediz'in telefonundan gelen kaba bir erkek sesini dinlemeye çalıştım fakat o kadar kaba bir tonla konuşuyordu ki ne de…