2. Yaşamın Pençelerini Ruhunda Hissettiğinde
Yazar: Nacarhez

2.Yaşamın Pençelerini Ruhunda Hissettiğinde Dört odacıklı kalbin dört odası da kanla dolu. Dehşet veren bu değil, bunlar olağan. Asıl dehşet verenin, ruhunuza gizliden gizliye yaklaşan, pençelerini bir yeni oda daha açma hırsıyla kalbinize geçiren canavarın elleri olduğunu gördüğünüzde değişiyor her şey. Bir katil bile, canını aldığı kurbanı için o kadar dehşet veremediğini anlıyor. Yetersiz ve silahsız hissettiriyor. Onu gördüğüm ilk an hissettiğim şey tam olarak buydu. Canavarımla tanışmışım gibi hissetmiştim. Ağaçların ardındaydı. Üzerindeki boğazlı siyah kalın kazağın üzerine siyah, kapüşonlu bir hırka giymişti. Kapüşonu deri ceketinden çıkmış, sanırsam az öncesine kadar başına geçirilmişti. Onu görmemi sağlayacak güneş ışığı ağaçların arasından doğmamış olsaydı, onu ağaç zannedeceğim kadar uzun boya sahipti. Gerçekten. Gerçekten de çok uzundu. Henüz karanlık olan gökyüzündeki cılız ışık taneleri onu tanımama yetmediğinde bedenimin geri geri sendelediğini fark ettim. Kalbimin her odacığından lavlar akarken, onun beni izleyen gözleri, beni buzlu bir suyun içine bırakmıştı. Titriyordum. Hayır, bu az önce birini öldürdüğüm için değildi. Titriyordum. Bana göre bir insanın en muhteşem özelliği, o insanın senin vücudundaki kanı bile derecelendirmesidir, demişti sanat atölyesindeki hocam. Oraya birkaç günden fazla gidememiştim fakat, o kadının gizemli insanlara duyduğu merak beni hep şaşırtmıştı. Hocamın bu adamla tanışması gerekiyordu. Çünkü ben kasım ayının soğuğunda alev alev yandığımı hissettiğim an, bakışları üzerimde gezdiğinde donuyordum. Kanımdaki bütün dereceleri alaşağı etmişti. Birdir, bir. Gök iyileşir. İkidir, iki. Gök iyileştirir. Üçtür, üç. Gök öldürür. Kapıma asılan göz dağı, panoma asılan cinayet, saçlarıma asılan eldivenler ve beyaz orkideler... Orkideler.. Beyaz orkideler. Artık beyaz değiller. Ne yaptığımı o an anlamamıştım. Arkamı dönerken bacaklarımın cesete dolandığını hissettiğim an nefesimin kesildiğini hatırlıyordum. Dehşet, kan ve yağmurla üzerime yağıyordu. Çiseleyen yağmur üzerimi ıslatıyordu ve sarı saçlarım artık savrulmuyordu. Kana bulanmıştı. Ağırdı. Rüzgar ise kaldıramazdı. Koştum. Ve fark ettim ki, az önce aldığım yanık kokusu, yanan ormandan da, saniyeyle karşı karşıya kaldığım yeşil gözlerden de gelmiyordu. Bu koku kan kokusuydu, bu ellerindeki kanın kokusuydu. Cesetten uzaklaşalı çok olmuştu. Aslında bacaklarım ona dolanamazdı. Ben yerdeki sarmaşıkları, az önce aldığım can sanmıştım. Sarmaşıklar, ruhumuzdu. Ölümlerle sarılırdı duvarlara. Bize. Bana, duvarlarıma. Ciğerlerime kesik kesik giren oksijen canımı o kadar yakmaya başlamıştı ki, artık her ne kadar koştuysam, gözlerimden sicimle yaşlar boşalmaya başlamıştı. Evet. Evet. Sadece koştuğum için nefes ciğerlerime batıyordu. Sadece bu. Ağlamıyorum. Sadece canım yanıyor. Elimdeki silahın ağırlığı bir müddet sonra bacaklarıma bağlanan tuğlalara dönüştü. İçerisinde olduğum ormanın sonu nihayetinde gözükmüştü fakat, ben göremeyecek kadar bitkinleşmiştim de. Var olan bütün kuvvetimle yavaşlamaya başlamış adımlarımı ana yola çıkartmaya çalışıyordum. Önümde iki şans kapısı vardı. Cemil Kalyoncu'nun adamlarına yakalanmak. Ve yakalanmamak. Attığım her adım ciğerlerimde bıçak kesiği hissiyatı verdiğinde, kendimi bilerek yavaşlattığımı fark ettim. Az önce gördüğüm adam kimdi, kimin adamıydı bilmiyordum ama, az önce birini öldürdüğüme şahitlik etmişti. Cemil'in inine ise çok yakındı. Onun Cemil'in adamı olduğuna emindim. Beni; onlardan birini öldürdüğümü görmesine rağmen.. Her kumarı oynamıştım. Her masaya oturmuştum. Her kanı, bir şekilde de olsa tatmıştım. Boğazıma dizilen korku yumrularını kusmak istiyordum, yuttum. Sağ bacağım, toprağın kendini asfalta bıraktığı yere adımını attı ve derin bir sessizlikle karşılaştım. Az önceki adamın arkamdan gelmesi umrumda bile olmamıştı o an. Daha önce bu kadar hızlı koştuğumu hiç hatırlamıyordum. Transa girmiş gibiydim. Yol boş, hava soğuktu. Bütün tüylerim canımı acıtacak kadar sertleşmişti acımasızca esen rüzg…