10. Zırhtan Göğüs, Pamuktan Yürek
Yazar: Nacarhez

10. Zırhtan Göğüs, Pamuktan Yürek Önümden çekip alınan ihtimallerde veyahut boğazıma dizdikleri heveslerde hep hiç umursamamış gibi davranmıştım ve bu her seferinde ben umursamıyorum sanılarak ellerimden alınmış, bazen de hiç verilmemişti. "Ben bunları alıyorum, sen de seninkileri al, hadi!" diye bağırdı arkamdan Ediz, ben dağın gerçekten de tepesinde olan tek katlı kulübeye şok içinde kalmış bakarken. Arabanın önündeydi ve bagajdan eşyalarımızı boşaltıyordu. Gerisin geri yanına ilerleyip çıkarttıklarına baktım. Bir de bana bıraktıklarına. Arkamı dönmüştüm bana verilmeyen merhamete ve öneme. Ya da bunca zaman boyunca hep öyle sanmıştım . Ediz, bagajdaki çanta dolusu boyalara, fırçalara, tuvallere ve orta boylu şövaleye şaşkınlıkla baktığımı gördüğünde dudaklarını birbirine bastırarak gülümsedi ve iki bavulun da kulpunu çekip götürürken yanımdan, yanağımdan bir makas alıp öyle gitti. Şimdi ellerimle ittiğim iyiliğe bakıyordum şaşkınca ve bu yaşımda yeni fark ediyordum, senin olacak iyilik zaten senin olacaktı. Sen ellerinle itsen de, ayaklarınla tekmelesen de. Arkamı döndüğümde bir daha bana ulaşamaz zannettiğim iyilik, Ediz Barlas'ın merhametten kolları olarak omuzlarıma arkamdan sarılmıştı şimdi. Sevgisizlikten ağladığım gecenin sabahı işte. Sevgiyle gözlerim dolmuştu. Ediz taş evin kapısını açıp bavulları içeriye koyup tekrar çıktığında, ben yüklendiğim eşyalarımla eve doğru yürüyordum. Mahcup olmuştum ve ağlayacak gibi hissediyordum bu yüzden bana baktığını gördüğüm anda bakışlarımı yere indirdim ve yanından hızla geçerek eve girdim. Ne beklediğimi bilmiyordum ama bunu da beklememiştim buraya gelirken. O hep lüksüyle, fiyakalı hayatıyla aklımda canlanan biriydi ve dağ evi diyince de sanırım daha modern bir yapı beklemiştim. Şu filmlerdeki yakışıklı zengin gangsterların dağ evi diye gittikleri milyon dolarlık malikanelerden birine geleceğimizi hayal etmek bile güzeldi. Ediz Barlas'ın halktan bir gangster olduğu gerçeğini sindirmekte zorlandım. Tek katlı, oldukça küçük bir yerdi. Kapıdan girdiğimizde sol tarafta iki kişilik bir yatak vardı ki üzerine kapatılan beyaz çarşaf artık tozdan gri olmuştu. Karşısında mutfak vardı. Küçük bir mutfaktı ama adası vardı. Önümüzde yine bir L koltuk duruyordu sanırım, onun da üzerinde artık tozdan gözükmeyen bir çarşaf serilmişti, şöminenin karşısında duruyordu. "Bu ne ya.." dedim kendimi tutamayarak. Elindeki market poşetlerini yerine bırakıp kapının eşiğinden arabanın kumandasına basarak kilitledi ve bana döndü. "Ne, ne?" dedi etrafa bakarken. "Dağ evi dediğin, gerçekten de baya baya dağ eviymiş?" Yüzünde garip bir şaşkınlık oluştu ama gülmeden de edemedi. "Ne bekliyordun yavrum? Şatoya mı getirecektim seni?" Yavrum mu? Iy. Ya da, ayy.. yavrun muyum ya? Maskülenliğin çarpıcı etkilerinin getirdiği ufak çaplı şokla sessiz kalmıştım ve tekrardan çantaları alarak içeriye geçmişti. Mutfak için olanları ada tezgahına bırakmış, bavulları yatağın kenarına koymuştu ve ben hala elimdekilerle kapının önünde dikiliyordum. Sarsıcı bir kelimeydi. Açıkçası hayvansı olduğu kadar etkileyici gelmişti. Bakışlarını bana döndürüp durdu ve gözlerini kısarak hala elimdeki çantalarla kapı eşiğinde duruşuma baktı. "Ne dikiliyorsun sen öyle kapı ağzında?" dedi. Elimdekileri yere bırakıp ayakkabılarımı çıkarttım ve kenarda bekleyen kalın terlikleri giydim ayağıma. İşte şimdi garip kısım başlıyordu. Buraya gelirken tek düşündüğüm aslında Ediz'i bugün yaşanabilecek her şeyden uzak tutmaktı. Sulhi sanılan kadar pasif bir adam değildi ve arkası bugün akın akın İstanbul'a yol alacaktı. Sadece ona bugün zeval gelmesin istemiştim fakat şimdi onu daha bir haftadır tanıdığımı ve üstüne dünyanın en ıssız ormanının tepesinde bir kulübede onunla kalacağımı fark etmek çok sonradan dank etmişti kafama. Ben bu adamla burada ne halt edecektim? Bir de artistlik yapıp, gerekirse aylar yıllar kalırız, demiştim. "Ben gidiyorum.." dedi, Ediz. "Doğalgazı açayım. Sen de şu çarşafları kaldırsana sana zahmet." Yanımdan geçip giderken kapı…