1. On Sekiz
Yazar: Nacarhez

1. On Sekiz Savaşmış olmanın verdiği hüznü bilir misiniz? Kazanmanın gururundan ya da kaybetmenin yıkımımdan bahsetmiyorum. Savaşmak zorunda kalmanın hüznünden bahsediyorum. Bilir misiniz? Ya da gerçekten savaştım diyebilir misiniz? Beş yaşındaydım, yurt görevlilerine saçlarımı kesmemeleri için bildiğim bütün küfürleri eder, güçsüz zayıf yumruklarımla onları kendimden uzaklaştırmaya çalıştırırdım. Evet bu savaştı. Yedi yaşındaydım, beni evlatlık almak isteyen çirkin bir kadının bana neler yaşatacağını o yaşta öngörmüş ve beni almaması için okulumdaki büyük sınıflara sataşıp kendimi dövdürtmüştüm. Yedi yaşındaydım ve hayatımın ellerimden kayıp gideceğini, o çirkin kadının nefret dolu gözlerinde görmüştüm. Henüz yedi yaşındaydım, o nefret dolu gözlere yetmiş yaşındaki bir kadının nefretiyle cevap vermiştim. O kadına beni dövdüğüne ve beni tehdit ettiğine dair iftira atmıştım. Bu da bir savaştı. On beş yaşındaydım. Gelişmeye başlamış ve güzelleşmiştim. Okul müdürüm ise bana asılan erkeklerin okul huzurunu bozduğu gerekçesiyle etek boyuma dikkat etmem gerektiğini söylemişti. Hem de hiç hoş olmayan bir tavırla. Ertesi gün okul eteğimi daha da kısaltıp okula öyle gitmiştim. Sonuçları elbette ki benim gibi biri için ağırdı. Ama evet, düşündüğünüz gibi bu da bir savaştı. Ben, karanlık bir savaşa doğumumdan iki saat sonra katılmıştım. O zaman savaşıyor olduğumu biliyordum. Şimdi ise yirmi iki yaşındayım. Sadece savaşmak zorunda bırakıldığımı yeni görüyordum. Savaşmıştım. Zaferlerim ve yenilgilerim olmuştu. Bunlara üzülmüş ya da sevinmiştim. Ama asla buna mecbur bırakıldığımı düşünmemiştim. Kaderimi benim yazdığımı değil, başkalarının yazdığına inanmıştım. Bu sefil inanç ise beni tam da buraya, yaşadığım ve yaşayabileceğim en karanlık noktaya getirmişti. "Gök Akyıldız. Yirmi iki." On sekizinci günün ilk yoklamasını sorulmadan cevapladığımda dudaklarındaki zevk dolu gülümsemeye, yedi yaşımdaki nefretimle baktım. Yaslandığım duvara daha dik oturdum ve bacaklarımın etrafına kollarımı beş yaşındaki halimle sardım. Diğer on sekiz kızın isimlerini ve yaşlarını dinledim. Gündüzünün gecesinden farksız olduğu karanlık bir ormanın derinliklerindeki bu mekandaydık. Üç odalı, penceresiz, eski ve rutubet kokusunun nefes kestiği kulübede benim içlerine dahil bırakılmadığım kaçırılan on sekiz kızla beraber, on sekizinci günümüze başlıyorduk. 5 Kasım saat 06.57 2019. Bir önceki günün takvim yaprağını yırtıp avuçlarının içinde büzüştürdü. Salı günündeydik. Üzerime yine savaşmak zorunda bırakılmanın hüznü çökmüştü. Oturduğum yerden kalkıp duvardaki takvime doğru yaklaştım. 5 Kasım'ı unutmayacaktım. Sayfayı yırttım ve siyah taytımın beline yerleştirdim. Artık hazırdım. Kaybetsem de savaşacaktım. 5 Kasım 07.00 2019 Bu savaşı kazanmıştım. 🌑 Koskoca bir zaferin ayaklarımın ucuna yığılmasıyla barut kokusunun yoğunluğunu hissetmem bir olmuştu. Milyonlarca his yaşamış, korkunun her türlüsünü tatmıştım. Ve size yemin ederim ki en büyük korkumu gerçekleştirirken bu kadar zevk alacağımı düşünmemiştim. Gün doğmuştu. Yoğun bir esintinin sertliği tenimde acı bırakacak bir hava hakimdi. Ölümün tadını da kokusunu da almıştım. Gün doğmuş ve yaşanmıştı. Hem katil, hem kahraman olmuştum. Zihnimin en ücra yerlerini bile harekete kaldıran bu yoğun his, bedenimi karşı koyamadığım kuvvetli bir titremeye maruz bırakmıştı. Önümdeki cesete ve elimdeki tabancaya baktım. Kan beton zeminin üzerine değil, benim zihnimdeki kalın duvarların üzerine yayılmıştı. Yutkundum. Lise zamanlarımı hatırlıyordum. Az kaynağı olan eski kütüphanedeydim. Masayı paylaştığım kızlardan bir tanesinin önünde gazete kağıdı vardı ve o zamanlar işlenen bir cinayeti sesli bir şekilde gazete kağıdından okuyup diğer kızlarla paylaşıyordu. Katilin olay yerinden birkaç metre uzağa kustuğunu belirmemişler ve katili öyle bulmuşlardı. Daha sonra bir çok film ve dizide bu olayım gerçekleştiğine şahitlik etmiştim. Sanırım insanlar bir can aldığında bedenlerinin kaldıramayacağı yoğun bir tiksinti duyuyorlardı kendil…