Bölüm 8
Yazar: Pınar zehra Ince

Merhabaa. 🤍 Sekizinci bölüme hoş geldiniz. Hikâyemiz her geçen bölüm biraz daha büyüyor, karakterlerimiz ise attıkları her adımla bizi yeni olayların içine çekiyor. Bu bölümün sizde güzel izler bırakmasını ve okurken kendinizi hikâyenin içinde hissetmenizi diliyorum. Sizi daha fazla bekletmeden bölüme geçelim. Şimdiden keyifli okumalar. 🌷✨8. Bölüm: Sessizliğin Bedeli Hayatım boyunca susmanın en güvenli yol olduğunu sanmıştım. Küçükken ağladığımda susturuldum. Kızdığımda "Büyüğüne karşı gelinmez." denildi. İstediğim bir şeyi söylediğimde "Zamanı değil." cevabını aldım. Ben de zamanla konuşmamayı öğrendim. Ama insan, sevdiği birine susunca... İşte o zaman canı acıyormuş. O sabah telefonuma tekrar baktım. Ateş'in mesajı hâlâ okunmuş olarak duruyordu. "Eve vardın mı?" Ne "Evet." yazabilmiştim. Ne de başıma gelenleri anlatabilmiştim. Parmaklarım defalarca klavyeye gitti. Her seferinde vazgeçtim. Çünkü babamın sesi hâlâ kulaklarımdaydı. "O çocukla konuştuğunu görmeyeceğim." Telefonu kapatıp derin bir nefes aldım. Annem kapımı tıklattı. "Su..." "Söyle anne." İçeri girdi. Yatağın kenarına oturdu. Yüzüme uzun uzun baktı. "Ağladın mı sen?" Gözlerimi kaçırdım. "Yok." Çocukluğumdan beri söylediğim en büyük yalandı bu. Annem elimi tuttu. "Babanın huyunu biliyorsun." Sessiz kaldım. "Bir süre idare et." İşte herkes bunu söylüyordu. İdare et. Sabret. Sus. Peki ya ben? Ben ne hissediyordum? Bunu kimse sormuyordu. --- Ertesi sabah üniversiteye giderken içimde tarif edemediğim bir ağırlık vardı. Otobüsün camından dışarı bakıyor ama hiçbir şeyi görmüyordum. Kampüse vardığımda başımı eğerek yürümeye başladım. Onu görmemeliydim. Çünkü görürsem konuşmak isteyecektim. Konuşursam babamın sözleri aklıma gelecekti. Ve yine canım yanacaktı. Tam fakülte binasına girecekken... "Su!" Adımı duyunca kalbim hızlandı. Dönmedim. Duymamış gibi yürümeye devam ettim. Arkamdan ayak sesleri geldi. Sonra biri koluma hafifçe dokundu. "Su." Bu kez durdum. Yavaşça arkamı döndüm. Ateş. Yüzünde alışık olduğum gülümseme yoktu. Merak vardı. Endişe vardı. "Dün neden cevap vermedin?" Boğazım düğümlendi. "Yoğundum." Yalan. "Bana bak." Bakamadım. Çünkü gözlerine bakarsam ağlayacaktım. "Bir şey oldu." "Hayır." "Oldu." Sesini hiç bu kadar ciddi duymamıştım. "Su, beni tanımıyor olabilirsin ama seni tanımaya başladım." Kalbim sıkıştı. "İyi olmadığını görebiliyorum." Gözlerim doldu. Hayır... Burada ağlayamazdım. Kimsenin içinde ağlayamazdım. "Hepsi bu kadar." dedim. "Konuşamayız artık." Yüzündeki ifade değişti. "Neden?" "Böylesi daha doğru." "Kim için doğru?" Sessiz kaldım. "Senin için mi?" Cevap veremedim. "Yoksa bunu isteyen başka biri mi?" Başımı eğdim. Susmam, cevaptan daha ağırdı. Ateş derin bir nefes aldı. "Baban mı?" Şaşkınlıkla ona baktım. Nasıl anlamıştı? "Baban istemiyor, değil mi?" Gözümden bir damla yaş düştü. İlk kez cevap vermeden her şeyi anlatmıştım. Ateş birkaç saniye sustu. Sonra sesi yumuşadı. "Tamam." Başımı kaldırdım. "İstemiyorsan konuşmayız." İçim parçalandı. Çünkü istemeyen ben değildim. Ama bunu söyleyemiyordum. "Fakat..." Bir adım bana yaklaştı. "Şunu bilmeni istiyorum." Kalbim yeniden hızlandı. "Ben seni zor durumda bırakacak hiçbir şey yapmam." Sadece onu dinliyordum. "Bir gün konuşmak istersen..." Gülümsedi. "Ben aynı yerde olacağım." O an gözyaşlarımı tutamadım. Arkamı dönüp hızla uzaklaştım. Koşar adımlarla binaya girdim. Tuvalete girer girmez kapıyı kilitledim. Ve hıçkıra hıçkıra ağladım. İlk kez birine değil... Kendime acıyordum. --- O gün derslerin nasıl geçtiğini hatırlamıyorum. Elif defalarca ne olduğunu sordu. Her seferinde "İyiyim." dedim. Artık bu kelimeyi söylemekten yorulmuştum. Ama başka bir şey söylemeyi bilmiyordum. Ders çıkışı kampüsten çıkarken uzakta Ateş'i gördüm. Arkadaşlarıyla konuşuyordu. Bir an bana baktı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi başını çevirdi. Sözünü tutuyordu. Beni zorlamıyordu. Yanıma gelmiyordu. İşte bu daha çok canımı yakıyordu. --- Akşam eve döndüğümde babam salondaydı. "Bugün o çocukla konuştun mu?" Kalbim yerinden…