4.BÖLÜM
Yazar: Pınar zehra Ince

Merhabaa. 🤍 Yeni bir bölümle daha karşınızdayım. Hikâyemiz her geçen bölüm biraz daha ilerliyor ve karakterlerimizin hayatındaki bazı detaylar yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu bölümde duygular biraz daha yoğun olabilir. Umarım siz de okurken kendinizi hikâyenin içinde hissedersiniz. Şimdiden hepinize keyifli okumalar. ✨ 4. Bölüm: Beklenmedik Bir Öğle Arası İnsan bazı alışkanlıkları fark etmeden edinir. Mesela ben her sabah kampüse erken gitmeye başlamıştım. Bunu kendime ders çalışmak için yaptığımı söylüyordum. Ama içten içe gerçeği biliyordum. Onu görmeyi umuyordum. Bu düşünceyi kabul etmek hoşuma gitmiyordu. Çünkü hayatım boyunca hiçbir erkek için böyle hissetmemiştim. Hem hissetmemem gerektiğini düşünerek büyütülmüştüm. Babama göre bir kızın önceliği okulu ve ailesiydi. Kalbi değil. Ama kalp insanı dinlemiyordu. O sabah da erkenden kampüse gittim. Bahçedeki banka doğru yürürken istemsizce etrafa baktım. Yoktu. Nedense hayal kırıklığına uğradım. Kendi kendime kızdım. Ne bekliyordum ki? Her gün aynı yerde karşıma çıkmasını mı? Bankta oturup notlarıma gömüldüm. Yaklaşık yarım saat sonra ders başladı. Ders boyunca dikkatim dağınıktı. Hocanın anlattıkları kulağıma geliyor ama zihnime ulaşmıyordu. Arada sırada gözüm pencereye kayıyordu. Kasım güneşi kendini göstermeye çalışıyordu. Ama gökyüzü hâlâ griydi. Tıpkı benim kafam gibi. Ders çıkışında Elif koluma girdi. "Hadi kantine." "Canım istemiyor." "Canın istemese de geliyorsun." İtiraz edecek fırsat vermeden beni sürükledi. Kantin her zamanki gibi kalabalıktı. Boş masa bulmak neredeyse imkânsızdı. Tam geri dönecekken tanıdık bir ses duydum. "Burada yer var." Kalbim bir an duraksadı. Ateş. Bir masada arkadaşlarıyla oturuyordu. Elif benden önce davranıp sandalyeye geçti. Ben de istemsizce oturdum. Ateş'in arkadaşları oldukça samimiydi. Şakalaşıyor, gülüyorlardı. Ama o her zamanki gibiydi. Sessiz. Sakin. Ve nedense etrafındaki herkesi dinleyen biri. Bir süre sonra arkadaşlarından biri bana döndü. "Su değil mi?" Başımı salladım. "Evet." "Ateş senden bahsetmişti." Boğazıma takılan suyu zor yuttum. Ne demişti? Neden bahsetmişti? Soramadım. Ama Ateş'in arkadaşına attığı bakış konunun kapanmasını sağladı. Bu durum nedense hoşuma gitmişti. Sanki benim hakkımda konuşulmasını istememiş gibiydi. Bir süre sonra sohbet koyulaştı. Konu çocukluk anılarına geldi. Herkes başından geçen komik olayları anlatıyordu. Ben sadece dinliyordum. Çünkü kalabalık ortamlarda konuşmaya alışkın değildim. Tam o sırada Ateş bana döndü. "Sen neden hiç anlatmıyorsun?" Omuz silktim. "Anlatacak ilginç bir şeyim yok." "İnanmıyorum." "Gerçekten." Gözlerini kısarak baktı. "Yirmi yıl yaşamış bir insanın anlatacak hikâyesi olmaması mümkün değil." Bu cümle beni düşündürdü. Belki de haklıydı. Belki de hep sustuğum için hikâyelerimin olmadığını sanıyordum. Sonra istemeden çocukluğumdan küçük bir anı anlattım. Herkes güldü. Ben de güldüm. Belki yıllar sonra ilk kez kalabalık bir masada bu kadar rahat hissediyordum. Ateş'in gözleri birkaç kez bana kaydı. Bunu fark ettiğimi fark etmemesini umuyordum. Çünkü her baktığında içimde tuhaf bir şey oluyordu. Sanki biri kalbimin kapısını yavaşça aralıyordu. Öğle arası bitip herkes dağılmaya başladı. Ben de çantamı alıp kalktım. Tam çıkarken telefonum çaldı. Babam. Yine. "Eve kaçta döneceksin?" "Dersim bitince." "Gecikme." "Tamam." Telefon kapanınca iç çektiğimi fark ettim. Başımı kaldırdığımda Ateş bana bakıyordu. "Her şey yolunda mı?" Bu soruyu son zamanlarda ondan çok duymaya başlamıştım. Ve her seferinde aynı cevabı veriyordum. "Evet." Ama bu kez yüzündeki ifade değişmedi. Sanki cevabıma inanmamıştı. "Bir gün gerçekten iyi olmadığında da 'iyiyim' diyeceksin gibi geliyor." Kalbim sıkıştı. Çünkü beni tanımıyordu. Ama buna rağmen bazı insanlar yıllardır yanında olanlardan daha çok şey görebiliyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. O da cevap beklemedi. Sadece hafifçe gülümsedi. "Yine de dikkat et kendine." O gün eve dönerken sürekli bu cümleyi düşündüm. Dikkat et kendine. Ne kadar sıradan bir…