9
Yazar: pekbiafiliyalnizlik

gelecek bölüm çiftimiz nihayet karşı karşıya geliyor okumak isterseniz sınırı geçin lütfen 100 yorum ❣️ ⚽️📚 Sahare, hayatının en büyülü sabahına uyandığında, odasındaki güneşin sıcaklığını sadece teninde değil, sanki ruhunun derinliklerinde hissediyordu. Bugün günlerden cumartesiydi. Güner Bey için verilecek o büyük parti günü gelip çatmıştı. Yatağından nadir görülen bir neşeyle doğrulduğunda, göğüs kafesinin içi sanki Uygar'la dolup taşıyordu. Hafif adımlarla salona geçti. Evin sessizliğinde ilk işi, tek oda arkadaşı olan balığı Safa'ya selam vermek oldu. Akvaryumun camına parmak ucuyla hafifçe dokundu. "Günaydın, Safa," dedi fısıldayarak. "Bugün büyük gün, biliyorsun değil mi? İçimde sanki binlerce kuş kanat çırpıyor." Elinin ezberiyle yem kutusunu buldu, parmak uçlarıyla tam kararında bir miktar yemi suyun yüzeyine bıraktı. Safa'nın suyun üstüne çıkarken çıkardığı o minik kıpırtıları dinledi. "Afiyet olsun yakışıklım.'' Banyoya geçtiğinde, dün gece yatmadan önce sürdüğü maskenin yüzündeki kurumuş dokusuna parmaklarını sürdü. Ablasının hediyesiydi bu. "Seni parlatacak Sahare," demişti. İlk kez dün gece denemişti, çünkü bugün kusursuz olmak istiyordu. Yüzünün nasıl göründüğünü, o aynadaki aksin insanlara ne fısıldadığını bilmiyordu ama ablasının sesindeki hayranlığa güveniyordu. Ablası ona hep anlatırdı. Parlayan sarı saçları vardı. Gözleri büyük, ela rengindeydi; yüz hatları ise hem keskin hem de dokunulası bir yumuşaklıktaydı. Elmacık kemikleri belirgin, dudakları ise normalde dolgun ama güldüğünde ince bir çizgi kadar ufalacak kadar narindi. Sahare, kendisini göremediği için zihninde en muhteşem tabloyu çizmişti. Madem göremiyordu, o zaman dünyanın en güzel kadını olmayı seçmişti. Bu onun hayal gücündeki sarsılmaz gerçeğiydi. Yüzündeki maskeyi nazikçe arındırdıktan sonra mutfağa geçti. Kendine kuş sesleri kadar huzurlu bir kahvaltı hazırlamaya başladı. Süzme peyniri keserken parmağıyla kalınlığını ölçüyor, haşladığı üç yumurtayı büyük bir dikkatle soyuyordu. Zayıf bir kızdı ama bugün omuzlarında taşıyacağı heyecan için güçlü olması gerektiğini biliyordu. İki kişilik küçük masasına oturduğunda, telefonundan her zamanki sığınağını, Baba Ocağı dizisini açtı. O diziyi dinlerken kendini o sıcak aile komedisinin tam ortasında hissediyordu. En sevdiği karakter Murat'tı, onu zihninde masmavi gözleriyle canlandırıyor ve nedensizce Uygar'a benzetiyordu. Sahare'nin dünyasında her şey aslında bir kara kalem çizimden ibaretti. Diğer insanlar, sokaktakiler, yabancılar... Hepsi renksiz silüetlerdi. Ama bazıları vardı ki, onlar Sahare'nin karanlığında hiç bilmediği ama kitaplarda betimlenen gökkuşağı gibi parlıyordu. Ablası, annesi, babası, balığı Safa ve tabii ki Uygar. Sadece onlar renkliydi, geri kalan her şey kurşun kalemle çizilmiş birer gölgeydi. Kahvaltısının ardından evi topladı, her şeyi yerli yerine koydu. Bu boş cumartesi gününü verimsiz geçirmek ona göre değildi. Bilgisayarının başına geçti ve parmaklarını klavyenin üzerinde dans ettirerek kitabını yazmaya başladı. Satırlar aktıkça zaman daralıyor, saat akşamüzerine yaklaştıkça kalbinin atışları ritmini şaşırıyordu. Lila elbisesi kılıfında bekliyordu. Hayalleri ise çoktan o partinin yapılacağı salonun ortasında, Uygar'ın tam karşısında dans etmeye başlamıştı. Dün geceden zihninde her şeyi planlamıştı, makyajının tonundan, parmak uçlarının elbiseyle buluşacağı o ana kadar her anı kare kare tasarlamıştı. Kahvaltını Kılıfından çıkardığı lila elbisesine dokundu. Mezuniyetinde giydiği o uçuş uçuş, uzun kuyruklu parça ellerinin altında bir rüya gibi akıyordu. Sahare için renkler, gözün gördüğü birer ışık dalgası değil, kalbin hissettiği birer duyguydu. Lilayı hiç görmemişti ama ona anlatılanlardan yola çıkarak onu zihninde en şefkatli, en asil renk olarak kodlamıştı. Lila onun için huzurun kokusu, bir bahar dalının nazikçe eğilmesiydi. Takılarıyla tamamlayacağı bu elbiseye dokunurken, Uygar'ın onu bu lila bulutunun içinde gördüğünde yüzünde oluşacak o ifadeyi hayal etti. Tam o sır…