5
Yazar: pekbiafiliyalnizlik

Sahare, gece saat üçe kadar kelimelerin arasında kaybolmuştu. Yazdığı her cümle, yediği o acı kekin tadını dimağından silmek için attığı bir adımdı sanki. Uykuya daldığında, karanlığın içinde hafif bir ışık süzmesi gibi parlayan hikayesine sığındı. Sabah alarmın metalik sesi odayı doldurduğunda, Sahare alışılmışın dışında bir yorgunlukla araladı gözlerini. İnsanlar hep sorardı. "Gözlerini kapatıyor musun uyurken?" diye. Sanki görmeyen gözler dinlenmeye ihtiyaç duymazmış gibi... Oysa Sahare için göz kapaklarını kapatmak, dış dünyadan sızan o belirsiz ışık parıltılarını kesmek ve zihnindeki renkli dünyaya tamamen odaklanmak demekti. Göz kaslarının o istemsiz kasılmasını durdurmanın, ruhunu nadasa bırakmanın tek yoluydu bu. Yataktan kalkar kalkmaz ilk işi balığına yem vermek oldu. Muğla'ya geldiğinden beri ona can yoldaşlığı yapan bu minik dostun adı Safa'ydı. Bastonu Peyami ile birleşince, evinde sessiz bir edebiyat rüzgârı estiriyordu bu ikili. Safa'ya fısıldayarak veda etti, banyoda hızlıca hazırlandı. Saati sorduğunda aldığı cevap canını sıktı, geç kalıyordu. Nükhet'in o iğneleyici sözlerini duymak, sabahın bu saatinde en son isteyeceği şeydi. Aceleyle gardırobuna yöneldi. Ancak şanssızlık bu ya, ikinci el aldığı dolabın kapağı bir gıcırtıyla yerinden kurtuldu ve kapağın sivri ucu tam alnına indi. Sahare acıyla sarsılıp yere kapaklandığında, önce bir korku bulutu kapladı içini. Sonra, kendi talihsizliğine engel olamayıp gülmeye başladı. "Sabah sürprizi," diye mırıldandı yerden kalkarken. Üzerine beyaz keten pantolonunu, beyaz tişörtünü ve lila hırkasını geçirdi. Sapsarı, ince telli saçlarını tararken dökülen telleri özenle biriktirip kenara koydu; onları çöpe atmaya eli varmazdı, her telinde kendinden bir parça hissediyordu. Ailesinin hediyesi olan o devasa takı standından seçtiği kolyeleri üst üste boynuna dizdi. Takılar onun için dokunulabilir anılardı. Evden çıkarken eline ilk gelen allığı çantasına attı. Yolları ezbere bildiği için Peyami'yi henüz açmamıştı. Yürürken, parmak uçlarına sürdüğü allığı yanaklarına, göz kapaklarına ve dudaklarına gelişigüzel dağıttı. Bir parça renk, ruhuna iyi gelir diye düşünmüştü. Kütüphaneye girdiğinde, sabahın o huzurlu sessizliği karşıladı onu. Masasına doğru ilerlerken Nükhet'in orada olduğunu hissetti. "Günaydın," dedi yumuşak bir sesle. Nükhet'in cevabı bir kahkaha oldu. "Sahare, bu ne hal? Palyaçoya dönmüşsün!" Sahare'nin elleri havada asılı kaldı, savunmasız bir reflekse büründü. "Neyim var ki? Renkler mi uymamış?" "Makyajın!" dedi Nükhet, sesindeki alayı gizleme gereği duymadan. "Kıpkırmızı bir şey sürmüşsün yüzüne. Dudakların, yanakların, hatta gözlerin bile kıpkırmızı! Resmen boya küpüne düşmüş gibisin." Sahare yutkunduğunu hissetti. Yanlış allığı almıştı, o pastel ton sandığı şey, aslında pigmenti çok yüksek olan nar çiçeği rengiydi muhtemelen. Ama Nükhet'in bu kadar pervasızca, bir yaraya dokunur gibi alay etmesi kalbini sızlattı. O, sınırlarını korumaya çalışan bir kızdı, bu denli fütursuzca içeri girilmesi, görmeyen gözlerinden daha çok acıtıyordu canını. "Uyarın için teşekkürler ama bu makyajı zaten bilinçli yaptım," dedi Sahare, sesindeki titremeyi gizleyip koltuğuna yerleşirken. Nükhet bu savunmayı hem çocukça bulmuş hem de zerre inanmamıştı. "Sahare saçmalama! Git yıka şu yüzünü, burası resmi bir kurum, böyle palyaço gibi dolanamazsın." Sahare, başını Nükhet'in sesinin geldiği yöne, o kibir kokan tarafa çevirdi. "Müfettişe benzemiyorsun, Nükhet. Ayrıca yönetmelikte makyajın dozuna dair bir ibare hatırlamıyorum. Alt tarafı bir belediye kütüphanesi burası." Nükhet göz süzdü. ''Şahtın şahbaz oldun yani,'' dedi iğneler gibi. Sahare ne demek istediğini anladı ama duymazdan gelmeyi seçti. Nükhet, bu kızın özgüveninin kaynağını, engelli olduğu için ona tanınan ayrıcalıklar sanıyordu. Sahare ile haklı olduğu bir konuda bile tartışsa, insanların sadece engelinden dolayı Sahare'nin tarafını tutacağını bildiğinden, içindeki o hırçın öfkeyi pasif agresif bir tavra büktü. "Sen bilirsi…