📚 30. BÖLÜM: Terazi, Toprak ve Beyaz Sayfa (GERÇE
Yazar: zeynep ay

I. Koridorların Soğuk Nefesi (Ayşenur’un Anlatımıyla) Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi’nin o devasa, yüksek tavanlı mermer koridorlarında yürürken, ayaklarımın altındaki zeminin soğukluğunu botlarımın kösele tabanlarından bile hissedebiliyordum. Ocak ayının o amansız, insanı nefessiz bırakan Gümüşhane ayazı, adliye binasının devasa pencerelerine adeta görünmez birer kırbaç gibi vuruyordu. Dışarıda, Harşit Vadisi’nin iki yanına dikilmiş o heybetli, dumanlı dağlar bembeyaz bir kefenle örtülmüştü. Kar, günlerdir aralıksız yağıyordu. Şehri, sokakları, o lanet olası eski kereste fabrikasının hangarlarını ve üzerimize sinen o katran karası geçmişi örtmek ister gibi yağıyordu. Altı ay geçmişti. O dehşet gecesinin, Süleyman Bey adındaki o canavarın hayatımızı ve bu şehri esir alan karanlığının üzerimizden silinişinin üzerinden tam altı koca ay... Zaman, takvim yapraklarında akıp gitmişti ama ruhumuzun saatleri o fabrikadaki dairesel testerenin çeliğe sürtünürken çıkardığı o sağırlık yaratıcı şırrr sesinde takılı kalmıştı. Fiziksel yaralarımız, bedenimize atılan dikişler yavaş yavaş kapanmış, kabuk bağlamıştı. Boğazımdaki o nasırlı, boğucu parmakların bıraktığı mor lekeler yerini hafif bir solgunluğa bırakmıştı bırakmasına ama aynaya her baktığımda, nefesimin kesildiği o birkaç saniyeyi, ölümün o buz gibi nefesini yeniden ciğerlerimde hissediyordum. Bugün, bu adliye sarayının 1 Nolu salonunda, sadece bizim değil, bu şehrin de kaderi oylanacaktı. Aylardır süren o yasal prosedürler, savcılık sorguları, adli tıp raporları, Ankara’dan gelen müfettişlerin bitmek bilmeyen soruları nihayet tek bir noktada düğümlenmişti. Biz buraya ya hayatımızı geri almaya gelmiştik ya da Süleyman’ın geride bıraktığı o karanlık bürokratik çarkın dişlileri arasında tamamen ezilip yok olmaya. Sağ tarafıma döndüm. Alaz, hemen yanımda, koyu renkli takım elbisesinin içinde adeta çelikten dökülmüş bir heykel gibi dimdik duruyordu. Altı ay önceki o gözü dönmüş, intikam ateşiyle kavrulan, babasının hesabını sormak için dünyayı yakmaya hazır olan o çocuk gitmişti. Karşımda, acının ve sorumluluğun potasında eriyip olgunlaşmış bir adam vardı. Sağ bileğini boydan boya kat eden o derin, çirkin yara izi, beyaz gömleğinin manşetinin altından sert bir hat şeklinde dışarı sızıyordu. O gece, o paslı çelik zincirleri koparmak için kendi etini, kemiğini feda ettiği o el... Doktorlar "Bu el artık dikiş tutmaz, sinirler lif lif olmuş, kalıcı felç kalır," demişti. Alaz aylarca pes etmedi. Her gün, canı yana yana o parmakları oynatmak için uğraştı. Tamamen iyileşmemişti, parmaklarını tam olarak kapatamadığını, geceleri o elin soğuktan kasıldığını biliyordum ama Alaz o yarayı bir zayıflık olarak değil, kazandığı zaferin ve hayatta kalışının şerefli bir nişanesi gibi taşıyordu yüzünde. Bakışları durgundu; bir dağ gölünün o dipsiz, karanlık ama sakin suları gibi. "Heyecanlı mısın?" diye fısıldadım. Sesim, adliyenin yüksek tavanında kayboldu. Alaz başını hafifçe bana doğru çevirdi. Dudaklarının kenarında, altı aydır ilk kez gördüğüm o çok hafif, güven veren tebessüm belirdi. Sol eliyle, benim titreyen parmaklarımı kavradı. Onun teninin sıcaklığı, o an adliyenin o mermer soğukluğunu yok etti. "Heyecan değil Ayşenur," dedi, sesi o kadar derinden geliyordu ki. "Sadece... Bu binanın duvarlarına sinmiş olan o yalanların bugün nasıl çökeceğini görmek istiyorum. Biz o fabrikada ölmedik. Burada da bizi öldürmelerine izin vermeyeceğim." Hemen arkamızdaki sıralara gözüm kaydı. Eren ve Selin yan yana oturuyorlardı. Birbirlerine o kadar yakın duruyorlardı ki, sanki aralarına sızmaya çalışacak en ufak bir tehlikeye karşı tek bir beden olmuşlardı. Selin’in omzundaki kurşun yarasının bıraktığı hasar tamamen geçmişti, artık o medikal askıları takmıyordu. Gözlerindeki o ürkek, her an arkasına bakarak yürüyen kız çocuğu gitmişti. Süleyman’ın adamlarının namlusunun karşısında duran o cesur Selin, bugün buraya kendi hakkını aramaya gelmişti. Eren ise trafo dairesinde o şalteri indirmek için sol elini feda ed…