📚 29. BÖLÜM: Koridorların Yankısı ve Kırık Kemikl
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Hastanenin beyaz boyalı tavanı, üzerimize çökmeye hazırlanan o devasa adli çarkın soğuk ve kireçli yüzü gibiydi. Zaman akıp gidiyordu ama saatlerin, dakikaların hiçbir anlamı kalmamıştı; her şey hemşirelerin ritmik bir şekilde değiştirdiği serum torbalarının içindeki damlalarla ölçülüyordu. Gümüşhane Devlet Hastanesi’nin üçüncü katındaki mahkûm ve adli vakalar odasının kapısında iki resmi polis memuru nöbet tutuyordu. O kapının ardındaki koridorun sessizliği, aslında dışarıda kopmakta olan o yasal ve sosyal kıyametin mutlak bir habercisiydi. Sabahın ilk ışıkları, yerini öğlenin o yakıcı, çiğ aydınlığına bıraktığında odamızın kapısı hafifçe aralandı. İçeri giren ilk kişi, elinde plastik kaplarda taşınan hastane yemekleri ve yüzünde günlerdir uyumamanın verdiği o gri çökmüşlükle Alaz’ın amcası, yani Yavuz Başsavcı değil; bizzat ortopedi ve travmatoloji uzmanı Doktor Murat Bey’di. Arkasındaki hemşire, elindeki panoda asılı olan röntgen grafiklerini inceliyordu. Doktor Murat Bey, doğrudan Alaz’ın sedyesinin yanına ilerledi. Alaz’ın sağ bileğindeki o kalın, kat kat sarılmış sargıları büyük bir dikkatle ve makasın o tüyler ürperten şırrt sesiyle kesmeye başladı. Sargılar açıldıkça, odanın içine yeniden o fabrikadaki taze et ve kurumuş kan kokusu yayıldı. Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım; Alaz’ın o çelik zinciri koparmak için feda ettiği sağ bileği, adeta bir savaş alanını andırıyordu. Deri, derinlemesine yırtılmıştı; kas dokuları birbirinden ayrılmış ve eklemin etrafındaki o tendonlar gerilmekten morarıp lif lif olmuştu. "Mucize," diye fısıldadı Doktor Murat, parmaklarıyla Alaz’ın parmak uçlarına hafifçe dokunarak. "Refleksler yerinde, sinir uçlarında kalıcı bir kopma yok. Ama evlat... Sen o zinciri nasıl bir güçle gerdin öyle? Normal şartlarda bu baskı altındaki bir bileğin tarak kemikleri tamamen un ufak olurdu. Kemiğin çizilmiş, kasların yırtılmış ama eklemin direnmilş. Aylarca fizik tedavi göreceksin. Bu elini uzun süre bir alet tutmak, yazı yazmak ya da ağır kaldırmak için kullanamayacaksın." Alaz başını hafifçe kaldırdı, yarasındaki o derin, kırmızı yarığa bakarken gözünü bile kırpmadı. Acıyı hissetmiyor gibiydi ya da içindeki o büyük adalet boşluğu, fiziksel tüm acıları bloke ediyordu. "Kullanırım doktor," dedi pürüzlü, yorgun bir sesle. "Adalet ararken bu eli çok kullandım, iyileşmesini bekleyecek vaktim yok." Doktor Murat Bey içini çekerek başını salladı, ardından benim sedyeme doğru döndü. Boğazımdaki morlukları incelemek için çenemi hafifçe yukarı kaldırdı. Parmaklarının soğukluğu, gırtlağımdaki o ezik yerlere dokunduğunda canım yandı, gayriihtiyari inledim. "Ses tellerinde ödem var Ayşenur," dedi daha yumuşak bir ses tonuyla. "Süleyman Bey’in parmakları nefes borunu neredeyse tamamen kapatacakmış. Birkaç hafta yüksek sesle konuşmak yasak. Sıcak bitki çayları ve buhar tedavisi uygulayacağız. Şanslısınız... İkiniz de o hangardan sağ çıktığınız için yatıp kalkıp dua etmelisiniz." Doktor ve hemşire odadan çıktıktan kısa bir süre sonra, bu kez kapı daha sert bir şekilde vuruldu ve içeriye Yavuz Başsavcı girdi. Ancak bu sefer yalnız değildi. Yanında, üzerinde simsiyah, ütülü takım elbisesiyle duran, elindeki deri çantayı masaya bırakan, Gümüşhane barosunun en tecrübeli ceza avukatlarından biri olan Metin Bey vardı. Metin Bey, babamın da eski bir dostuydu ve Süleyman Bey’in adliyedeki o kirli ilişkilerini en iyi bilen isimlerin başında geliyordu. Yavuz amca, kapının önündeki polislerin duyamayacağı şekilde sesini alçaltarak sedyelerimizin ortasına oturdu. "Çocuklar," dedi, sesindeki o resmi ve korumacı ton birbirine karışmıştı. "Eren’in ameliyatı bitti. Kaburgalarındaki kırıklar ciğerine batmaktan son anda kurtarılmış. Trafoyu patlatırken sol elinde ciddi elektrik yanıkları oluşmuş ama durumu stabil. Selin’in ise omzundaki kurşun başarılı bir operasyonla çıkarıldı. Kemikte hafif bir çatlak var ama hayati tehlikeyi atlattı. Asıl mesele onlar değil... Asıl mesele, adliyenin şu an Süleyman Bey’in…