📚 27. BÖLÜM: Kırmızı Sirenler ve Beyaz Odalar
Yazar: zeynep ay

(Ayşenur’un Anlatımıyla) Zaman kavramı, Süleyman Bey’in cansız bedeninin o paslı su tankının dibine yığıldığı andan itibaren tamamen doğrusal olmaktan çıktı. Hafızam, paramparça olmuş bir aynanın etrafa saçılan kırıkları gibiydi; her bir parçada ayrı bir anın dehşeti, ayrı bir acının rengi, ayrı bir sesin yankısı parıldıyordu. İnsan beyni, katlanamayacağı kadar büyük bir travmayla karşılaştığında bir savunma mekanizması geliştirir, algılarını kapatıp anları dondurur derlerdi. Benim zihnim tam olarak bunu yapıyordu. Kulaklarımda yankılanan o tiz telsiz sesleri, ambulansların Gümüşhane’nin dar, virajlı, dağ yamaçlarına yaslanmış sokaklarını döverek gelen o uğursuz siren çığlıkları birbirine karışıyor, uzaklaşıyor ve sonra şiddetle beynimin tam ortasında patlıyordu. "Baskı uygulayın! Turnikeyi sıkılaştırın, çok kan kaybediyor! Nabız düşüyor, çabuk olun!" Bu ses, babamın yattığı o kanlı kereste tezgahının tepesine adeta birer karabasan gibi çökmüş olan iki sağlık görevlisine aitti. Yerimden doğrulmaya, babama doğru emeklemeye çalıştım ama dizlerim beni taşımayı tamamen reddetti. Bacaklarımın içindeki bütün kemikler erimiş, yerini fabrikanın zeminindeki o soğuk, talaşla karışmış katran çamuruna bırakmıştı. Görüşüm hala gözlüklerim olmadan bir sis bulutundan, renklerin birbirine aktığı amorf şekillerden ibaretti. Ancak burnuma gelen o yoğun alkol, tentürdiyot, barut ve taze kan kokusu bana nerede olduğumuzu, az önce nasıl bir cehennemin içinden geçtiğimizi en çıplak, en vahşi haliyle hatırlatıyordu. Babamın sedyeye alınışını, sol bacağının üzerine aceleyle, titreyen ellerle kapatılan o büyük, beyaz sargı bezlerinin saniyeler içinde nasıl koyu bir kırmızıya boyandığını hayal meyal görebiliyordum. O beyazlık, ölümün rengiydi; kırmızı ise akan hayatın. "Baba..." diye fısıldayabildim. Sesim, Süleyman'ın o nasırlı parmaklarının gırtlağımda bıraktığı ezikler ve tahribat yüzünden tamamen yırtılmış, yabancı bir kadının acı dolu hırıltısına dönüşmüştü. Kendi sesimi tanıyamıyordum. Konuşmaya çalıştıkça boğazımdan aşağıya cam kırıkları yutuyormuşum gibi bir acı saplanıyordu. Hemen sağ tarafımda büyük bir hareketlilik oldu. İki polis memuru ve bir paramedik, omzundan vurulan Selin’i sedyeye yerleştirmeye çalışıyordu. Selin’in o her zaman temiz, açık renkli montu omzundan aşağıya doğru sırılsıklam kan olmuş, kumaş işlevini yitirerek tene yapışmıştı. Ama o, kendi bedeninden sızan acıyı tamamen unutmuş gibi gözlerini bir an bile ayırmadan Alaz’a dikmişti. "Alaz... İyi misin? Alaz, sana bir şey oldu mu?" diye inliyordu durmaksızın. Sesi hıçkırıklarla bölünüyor, dudakları soğuktan ve şoktan morarıyordu. Eren ise beton blokların arkasından, iki sağlık görevlisinin omuzlarında çıkarılıyordu. Asma kattan, o yüksek kereste yığınlarının üzerinden Süleyman'ın adamları tarafından aşağıya fırlatıldığında kırılan kaburgaları, göğsüne her nefes alışında saplanıyordu. Dişlerini öyle sıkıyordu ki, çene kemiklerinin gerildiğini buradan görebiliyordum. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesilmişti, alnından süzülen terler şakaklarındaki kan kurumalarına karışıyordu. Yine de trafonun sigortalarını patlatarak hepimizin hayatını kurtaran o kahramanca hamlesinin gururu, gözlerindeki o sönük ama dirençli ışıkta saklıydı. Başısını diğer tarafa çevirdiğimde Alaz’ı gördüm. Beton sütunun dibine, kendi bileğinden akan ve zemini adeta küçük bir gölete çeviren kanın tam ortasına çökmüş kalmıştı. Sağ bileğindeki o korkunç yara... Zinciri koparmak için kendi etini feda ettiği, beyaz kemiğin yırtılan kasların arasından sıyrıldığı o yer, özel harekatçılardan birinin aceleyle sardığı ilk yardım bezinin altından hala oluk oluk sızdırmaya devam ediyordu. Ama Alaz ne yarasını görüyordu ne de etrafındaki düzinelerce bağırıp çağıran insanı. Gözleri, birkaç metre ötede, paslı tankın dibinde sırtüstü yatan Süleyman Bey’in cansız cesedine kilitlenmişti. O gözlerde ne bir zafer sevinci vardı, ne bir rahatlama, ne de intikamını almış bir adamın gururu. Yıllardır sırtında koca bir kaya gibi taşıdığı…